Kitaplarım

İÇ DÜNYAMIN BOŞ KOLTUĞU


İç Dünyamızın Misafirleri: Kimi Ağırlamalı, Kimi Uğurlamalıyız?

Hayatımız, iç dünyamızda kime yer açtığımızla şekillenir. Bu dünyanın en rahat koltuğunda kimin oturduğu, kiminle o koltuğu paylaştığımız, ruh halimizi ve enerjimizi doğrudan etkiler. Bazen o koltuğu, başkaları için değil, yalnızca kendimiz için korumamız ve o konforu tek başımıza yaşamamız gerekir. Kendimize sormamız gereken asıl soru şudur: “İç dünyama aldığım insanları gerçekten orada olmalarını istediğim için mi, yoksa onların yanında iyi görünmek veya onlara kendimi yakıştırmak için mi misafir ediyorum?”

İki Tür Misafir: Enerji Alanlar ve Enerji Verenler

İnsanlarla vakit geçirirken, karşı taraf bunun samimi bir tercih mi yoksa yalnızca vakit doldurma çabası mı olduğunu anlar. Hayatımıza aldığımız insanlar, iki ana gruba ayrılır:

1. Enerjimizi Tüketenler: Fırtına Getirenler

Bazı insanlar hayatımıza kendi sorunlarının valizleriyle gelir. Sürekli dertlerini, sıkıntılarını anlatarak zihnimizi yorarlar. Onları kırmamak için saatlerce dinler, hiç düşünmeyeceğimiz konuları düşünür ve günün sonunda “Bugünden hiçbir şey anlamadım, enerjim kalmadı,” deriz.

Bu insanlar, hayatımızda oluşturdukları etkiyle çeşitli metaforlarla açıklanabilir:

  • Trafik Sıkışıklığı: Onlarla bir aradayken kendimizi sıkışmış hissederiz. Ne ileri ne de geri gidebiliriz. Kendi hayat haritamıza baktığımızda yolların tıkalı, her yerin kıpkırmızı olduğunu görürüz. Bir dakikada gidebileceğimiz pozitif bir yolu, onlarla bir saatte gidemeyiz.
  • Bozuk Bir Eşya: Tıpkı çalışmayan ama atmaya da kıyamadığımız kırık bir saat veya bozuk bir bisiklet gibidirler. Yanımızda dururlar, onlara baktıkça enerjimiz düşer ama bir türlü göndermeyi de başaramayız.
  • Sürekli Fırtına: Onların varlığı, hiç durmayan bir yağmur, dinmeyen bir fırtına gibidir. Sürekli kasvet ve negatiflik yayarak içimizdeki güneşi perdelerler.

Bu tür insanlar hayatımızdan yalnızca “bir kahve içimlik” uğrayıp gitmelidir. Onların sorunlarını dinlemek için kendi enerjimizi ve zamanımızı harcamamalıyız. Onları mutlu etmek adına kendimizden çaldığımız her an, kendi mutluluğumuza bir engel koymaktır.

2. Hayatımıza Işık Katanlar: Güneş Gibi Doğanlar

Bazı insanlar ise hayatımıza girdiklerinde güneş gibi doğarlar. Onlar sorunlarını anlatmak yerine hayallerinden, gezdikleri bir sergiden, dinledikleri güzel bir müzikten veya okudukları bir kitaptan bahsederler. Yanlarında vakit geçirdiğimizde içimiz açılır, “Ne güzel anlattı, bir saat daha kalsa,” deriz.

Bu insanlar:

  • Açık Yollar ve Yeşil Işıklardır: Onlarla birlikteyken hayatın yolları açık, trafik akıcıdır. Bize doğru yolu gösteren tabelalar gibidirler.
  • Işık Yayarlar: Pozitif enerjileriyle sadece kendilerini değil, etrafındakileri de aydınlatırlar. Onlarla geçirilen zamana, paylaşılan bir yemeğe “değdi” dersiniz.
  • Değer Verdiklerini Gösterirler: Sizi kendi dertleriyle boğmak yerine, size keyif verecek konuları seçerek aslında size ne kadar değer verdiklerini gösterirler.

İşte hayatımızın koltuğuna asıl oturtmamız, ellerine yapışıp “lütfen gitme” dememiz gereken insanlar bunlardır. Onlar, gökkuşağının renklerini hayatımıza taşıyanlardır.

Seçim Bizim Elimizde

Sonuç olarak, hayatımıza kimleri alacağımız bizim seçimimizdir. Birini misafir ederken kendimize şu soruları sormalıyız: “Bu insan bana ne katıyor? Onunla geçirdiğim vaktin sonunda nasıl hissediyorum?”

Başkalarını mutlu etmek için kendimizi yormak zorunda değiliz. Unutmayalım ki biz sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da yoruluruz. Etrafımızı, bize ilham veren, enerjimizi yükselten ve hayatımıza güzellik katan insanlarla donatmalıyız. Çünkü bir evden ayrılan misafirin arkasından ne konuşulacağını, misafirin evde bıraktığı enerji belirler. Biz, ardımızdan “Gelişiyle evimize neşe getirdi” denilen insanlardan olalım ve hayatımıza da böyle insanları alalım.

Bizi kimse okumadı… Sayfalar bizi ilk başta şaşırtır, sonra ise ‘öyle değilmiş’ diye yanıltır. Sayfaları boş bir kağıda dönüştüren bu okuyucu, ‘beni okumadı’ dedi. Ama cümle isyan ederek yanıma geldi: ‘Beni hiçbir zaman okumuyorlar! Ben rafta bir yerlerde bekliyorum, tıpkı akıl gibiyim. Aklıma birçok düşünce geliyor ama kim haklı, kim haksız arasında kaldım.’

Beni kimse okumadan değerlendirmesini istemiyorum. Beni anlayıp öyle düşünmelerini ve hakkımda kötü şeyler düşünmelerini istemiyorum.

Hayatımızın en kolay anı nedir? Hatırlayıp da baştan hatırlayamamak korkudur. Bu bir korkudur çünkü ‘ya unutursam’ demektir. Bazı şeyleri unutmaktan korkma, çünkü hayat seni en güzel dönemlerinde daha sağlam unutturacak. Hayat sana asla veremeyecek bir kaygı veya enerji değil. Hayat sizi dönüştürür ama geri dönüşüm olmadan, insan fikri olmadan biz bir şey yapamıyormuşuz; bunu öğrendim.

Her şey boşmuş… Önceki gün gibi, bugün gibi doluymuş düşüncelerimiz. Aklıma ne geldiğini sormadan yargıladım ama bunu yapmamam gerektiğini öğrenemedim. Hayatımın birçok alanında hem güçlü tanındım hem güçsüz. Ne suçum var, bilemedim. Hayat beni çok iyi tanır ama beni kimse okumadı, dedi kitap. Yaşam boyunca kararsız kaldığım birçok anı vardı.”

Özgürlük Üzerine Düşünceler

İnsanı özgürleştiren son düşünce, özgürlüğün ta kendisidir. Bir cümleyi kurarken etrafa bakmadan, başka insanların zihnine yönelmeden, sadece kendi aklımızla konuşabilmek… İşte bu, gerçek özgürlüktür. Hayat, bir yandan bizi yönetmeye çalışırken, özgürlük düşüncesi bu yönetimin dışına çıkabilme cesaretidir.

Düşünceler bizi her zaman özgürleştirmez. Bazen insanlar, bazen duygular, bazen de toplumun beklentileri bizi sınırlar. Oysa kendi içimizde çok daha iyi şeyler geçebilir. “İstesem ulaşabilirim” diyebilmek, özgürlüğün başlangıcıdır. Ama özgürlük, neyi özgürleştirmeye çalıştığımızla, içimizde neyi araştırdığımızla şekillenir.

Özgürlük, başkalarına danışmadan, kendi zihnimize başvurarak karar verebilmektir. Çeşitliliği vardır ve bu çeşitliliği biz insanlar yaratırız. Herkesin özgürlüğü kendine özgüdür. Özgür düşünmek, hayattan bir şey beklememek değil; kendi sesimizi duyurabilmektir.

İnsanlar sürekli kişisel düşüncelerini aktarır. Ama bu, illa ki düşünmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Aklımızdan geçen her şey bir insandır aslında. Onun da bir gün bizim zihnimizden sıkılacağını, başka şeylere ihtiyaç duyacağını hayal edebiliriz.

Özgürlük, çocuklardan yetişkinlere kadar herkes için bir koridor olmalı. Bu koridor, kısıtlamalardan değil, güvenli alanlardan oluşmalı. Eğer bunu başarabilirsek, gerçekten büyüyebiliriz.

Belki insanlar yüzünden bazı düşünceleri ifade edemiyoruz. Belki birini daha iyi tanımak, onun iyi yönlerini dile getirmek bile “ayıp” sayılıyor. Oysa düşünmek, sadece bir resim çizmek gibidir. Plan yapmak başka, sadece düşünmek başka. Düşünmek bizi riske atmaz. Sadece düşünürüz, severiz, hayal ederiz.

İnsanlar bizi kendi fikirlerine yerleştirmeye çalışır. Ama önemli olan yer edinmek değil, düşünmek ve varlığımızı zenginleştirmektir. Tamamlamak kendi içimizdedir. Başkasına sormak, onun tamamlamasını beklemektir.

Şimdi bir zihin etkinliği: Kendinizi bir salıncak gibi hayal edin. Dört zincirle bağlısınız. Düşmemek için tutunuyorsunuz ama düşseniz bile bir şey olmayacak. Zincirler sizi tutarken siz de onları tutuyorsunuz. Birbirinize güveniyorsunuz. Ama zincirlerden biri çok sıkı bağlanırsa, sıkışırsınız. İşte insan düşüncesi de böyle: Bir alana bağlanmak özgürlük değildir. Özgürlük, bağlardan kurtulmaya başladığımız andır.

Daha iyi olma halimizden koparılmak, özgürlüğün zıttıdır. Duygularımızı başkalarına göstermemeye çalışmak, düzenli olma çabasıyla kendimizi sınırlamak… Oysa duygular yardım ister. Onları gösterebilmek, özgürlüğün bir parçasıdır.

Bazen başaramayacağız. Bazen işler yoluna girmeyecek. Ama yine de başarmak zorundayız. “Ben yapabiliyorum, siz karışmayın” demek, özgürlüğün başka bir biçimidir. Kendimizi başkalarına anlatmadan da her şeyi yapabiliriz.

Hayat bize çok şey verir. Ama biz teşekkür etmek yerine daha fazlasını isteriz. Oysa hayat sadece düşünmemizi ister. Bize sunduğu güzellikleri fark etmemizi ister. Günün sonunda teşekkür etmek gerekir.

İmkânsızlıklar bile özgürlüğün bir yoludur. Düşüncelerimiz özgürdür. Her şey içimizde bir duygu olarak özgürlük yaratabilir. Hayatımızdaki her an özeldir. Özgürlüğü kısıtlamak değil, ona alan açmak gerekir.

Zihnimizde birkaç oda vardır. Bu odalardan biri özgürlük odasıdır. Sadece bize özeldir. Hayatımızdaki her şey değerlidir. Tıpkı yaşam gibi. Özgürlük, gizlenerek değil, var edilerek yaşanır.

Hayaller ve hayatlar da özgür olabilir. Ama özgürlük, sadece cümlelerde değil, bizde olmalı. Bir cümleyi özgürce ifade edebiliyorsak, zaten olmamız gereken yerdeyiz.

Her şeyi yanlış yapabiliriz. Biz de insanız. Ama önemli olan, nerede durduğumuzu ve nerede “bu yanlış” diyebildiğimizi bilmektir. Hayatın başlıkları da böyledir. Özgür kalmak, özünde kalabilmektir.

Şimdi bir zihin etkinliği daha: Kendinizi bir su gibi düşünün. Renkli, güzel bir su. İçinde kimyasal boyalar var—başkalarının size söyledikleri. Bu boyaları karıştırdıkça suya zarar veriyorsunuz. Yani başkalarının düşüncelerini fazla önemsiyorsunuz. Oysa “Benim hikâyem” diyebilmek, fazla göstermeden var olabilmek, özgürlüğün ta kendisidir.

Hayat gökkuşağı gibidir. Her renk vardır. Ama bu renkleri özgürce hayatımıza katarsak, suyu biz zenginleştiririz. Var olmak sadece düşüncelerimiz değil, biziz. Var olmak bizden gelir.

Kendi özgürlük koridorumuzu oluştururken korkarak değil, özgüvenle ilerlemeliyiz. Hayatımızda birçok kurdur vardır. Bunları biz belirleriz. Her şey yolunda gitmeyebilir. Ama var olmanın kendimize özgü yollarını yaratmak gerekir.

Özgürlük, kendi alanımızda, kendi varlığımızla belirlenir. Kimsenin zorunluluğunu taşımadan, sadece kendimize özgüvenle, sadece gözlemleyerek bir şeyler yapabiliriz. Bazen süreçler izin vermez. Ama özgürlüğü sadece kendimiz değil, çevremizden aldığımız fikirlerle de düzenleyebiliriz.

İstersen bu metni tematik bölümlere ayırabilir, başlıklar ekleyebilir veya daha şiirsel bir dile dönüştürebilirim. Hangisi seni daha çok cezbediyor?

Penceresiz Dünya: Rüzgârın Konuştuğu Yer

Penceresiz bir dünya hayal ediyorum: Cümlelerin duvara çarpmadan, rüzgâr gibi içeri girip dışarı çıkabildiği bir yer. Kuralsızlık değil bu; dışarıdan yapıştırılan “ayıp”, “sus” ve “böyle konuşulmaz” etiketlerinden arınmış bir iç düzen. Bir yazar olarak tek dileğim, cümlelerimin bana değil, anlama ait olması; ben onları dizginlemeye çalışırken onların da beni taşıyacak kadar özgür kalması. Pencere yoksa, perde de yoktur; sözün önü kesilmez, ışık çekinmeden akar.

“Âyıp” dediğimiz şeyin çoğu, aslında bir uyarı sesidir; hüküm değil. Bu sesi tanıyıp yerli yerine koymazsak, her farklı söz saygısızlık diye damgalanır ve toplum nefes alamaz. Ben penceresiz dünyada açık havada konuşmak istiyorum: Kaçmadan, saklamadan, bir şeyi yıkmak için değil beslemek için konuşarak. Fayda, çoğu zaman açıklığın cesaretinde saklıdır.

Bir pencere hep açık kalsın: çocukların ruhunda. Oradan giren rüzgâr merakı üşütmesin; soruların dili büyüsün. Bazen gözlerimi kapatıp soruyorum kendime: “Ben kimim? Benden geçen rüzgâr mı bu, yoksa rüzgârın içinden geçen ben miyim?” Cevabı başkalarının bakışlarında aramayı bıraktığımda, içimdeki hava duruluyor.

Duygularımız kişisel verimizdir. Herkese açıldığında kısa sürede sorguya, göreve, beklentiye dönüşür. Sınır çizmek bu yüzden kabalık değil, özenin ta kendisi. Kimi gün gökkuşağı görünmez; o gün griyse gri de renktir. Kendime şunu hatırlatıyorum: Başkasını mutlu etmek için seçtiğim duygu, kısa sürede bana ait olmayı bırakır; benliğimi dışarı devreder. Oysa penceresiz dünya, duyguyu önce içimde yoklayabileceğim bir güven alanıdır.

Hayat çoğu zaman trafikteki iki şerit gibidir: biri açık, biri kapalı. Haritayı başkası çizmek istediğinde pencerem bana kapanır. Direksiyon bendeyse, seçtiğim yolun sorumluluğu da bendedir. Pencereyi açıp rüzgârın yönünü yoklamak bu yüzden değerlidir. Hava bize “Bugün ılık eserim, istersen bulut olurum” diye danışmaz; yine de yanımızdadır. İnsanların her an hangi duyguyu giymem gerektiğimi söylemesine gerek yok. Kendi rüzgârımı dinlediğimde, huzurun dışarıdan değil içeriden estiğini duyuyorum.

Doğayla konuşmayı önemsiyorum. Eşyayı incitmeyen, insanı da kırmaz. Bir pencerenin önünde durup “Bugün bana ne söylüyorsun?” diye sorduğumda, bazen en gürültülü kalabalıklardan daha dürüst bir cevap alıyorum. Çünkü cansız sandığım şeyler, acelemden daha sabırlı; yargımdan daha adil.

Duygular evimdir; misafir gelir, gider — evin sahibi benim. İç koridoruma herkes girmek ister; oysa her kapı, her anahtar herkese ait değildir. Kimi gün bir adım atıp orada dururum; hız değil, yön kıymetlidir. Penceresiz bir dünya fazla açık olursa, kontrolsüzce içeri dolan her şey evi dağınık bırakır. O yüzden açıklıkla ölçülülük, cesaretle dinginlik arasında bir denge ararım.

Kendime küçük bir pratik not ettim: Uygun bir anda pencereyi aç. Derin bir nefes al ve üç soru sor: “Gerçekte ne istiyorum? Bugün hangi rengi taşıyacağım? Bu rüzgâr beni nereye çağırıyor?” Cevabı dışarıda arama; serinliğin içimde bıraktığı izde bul. Kimsenin gözlerine bakarak hayal kurma; önce kendi bakışını tanı.

Biliyorum, bazen “ayıp” denilen gölgeler üstüme yürür. Ama ayıp, konuşmanın yerine geçemez; anlamı yetim bırakan şey suskunluktur. Ben kimseye kanıt borçlu değilim. Görev diye giydirilen duyguların dar kalıpları yerine, içimin doğal dilini seçiyorum. Gökkuşağı bugün yoksa, yağmurun ritmini dinlemek de bir seçimdir; güneş beklemek kadar değerli.

Penceresiz dünyayı başkalarının içinde değil, önce kendi içimde kurmak istiyorum. Çünkü dışarıya fazlasıyla açtığımda, söz kısa sürede sorguya dönüşüyor; ben anlatmaya çalışırken kendimi savunur buluyorum. Oysa niyetim basit: Kırmadan, eksiltmeden, saklamadan konuşmak. Rüzgârın konuştuğu yerde sözün de, sessizliğin de kıymeti var. Orada, cümlelerime sahip çıkarken cümlelerimin de bana iyi gelmesini diliyorum.

Sonunda şunu anladım: Penceresiz dünya, duvarların bittiği yer değil; içerden açılan bir alan. Rengi de, cümlesi de, sessizliği de bana ait. Misafir rüzgâr gelip geçer; ama kendi rüzgârım, yazdığım her satırda, yaşadığım her günde benimle kalır.

Özgürlük Koridoru: Düşüncenin Kendi Kendini Açtığı Kapı

İnsanı özgür bırakan, son kertede düşüncenin kendisidir. Bir cümleyi kurarken etrafa bakmadan, başkasının zihnine sığınmadan konuşabilmek… Özgürlük, dışarıdan onay almak değil; içerideki akılla konuşup kendi sesini duyabilmektir. Hayat çoğu zaman bizi yönetmeye kalkar; “ayıp”, “kural”, “şöyle konuşulmaz” tabelalarıyla yolu daraltır. Oysa özgürlük, düşüncenin tek şeride sıkışmadığı, içerden açılan bir koridordur.

Özgürlüğün çeşitliliği vardır; onu biz çoğaltırız. Herkesin payına düşen oda, aynı evin farklı kapılarıdır. “Özgürüm” demek, hayattan bir menü beklemek değil; aklımıza danışmayı bilmek demektir. Düşünmek eylem değildir; resim yapmak gibidir. Bir şeyi yalnızca düşünüyor olmak, bizi riske atmaz. Plan eyleme çağırır; düşünce önce içerde yer açar.

Ne var ki insanlar çoğu zaman bizi raflarına koymak ister. Eşya gibi etiketlenmek kolaydır; yer edinmek zorunda değiliz. Asıl olan, varlığımızı içeriden zenginleştirmek, tamamı başkasına bırakılmış bir cümleye dönüşmemektir. Bir başkasına sormak, çoğu zaman tamamlamayı ona ihale etmektir. Oysa güçlenmek, “anlatmadan da yaparım” diyebilmenin sade cesaretidir.

Bir zihin alıştırması: Kendini dört zincirle asılı bir salıncakta düşün. Düşmeye kalksan bile zarar görmeyeceksin. Salındıkça görürsün ki zincirlerin biri fazla gerilince sallanışın boğulur. Düşünce böyle: Bir yere aşırı bağlanınca duygu daralır; “mükemmellik” diye sıkışır. Özgürleşme, zincirin gerginliğini fark edip kendi ritmini bulmaktır—ne koparmak, ne de kıpırdayamaz hale gelmek.

Bir başka alıştırma: Kendini bir cam kase dolusu berrak su olarak düşün. İnsanların sözleri, o suya damlayan boyalar. Hepsini birden karıştırırsan su kararır; kendi rengin kaybolur. Demek ki mesele boyaları bütünüyle reddetmek değil, ölçüyü sende tutmak. Gökkuşağı elbette güzeldir; ama renklerin sırası ve tonu sana ait olduğunda.

Özgürlük, “herkesten gizli bir kale” de değildir. Zihnimizde birkaç oda açarız: birinde sükûnet, birinde heves, birinde cesaret durur. Kapıları kilitlemek değil, doğru anda açıp doğru anda kapatmak hünerdir. Hayatın armağanlarını beklemek yerine, onlara teşekkür ederek alan açtığımızda imkânsızlıklar bile yol olur. Kimi gün hiçbir şey yoluna girmez; yine de öğreniriz. Hata, insanın dili; vazgeçmemek, insanın yürüyüşüdür.

Toplumun “ayıp” diye gösterdiği gölge, konuşmanın yerine geçemez. Eleştiri de bir duygudur; doğru yere konulduğunda öğretir. Yanlış yapabiliriz—önemli olan nerede duracağımızı bilmektir. Özgür kalmak, özne kalmayı başarmaktır: Kaçmak değil, kabullenmek; boyun eğmek değil, yön seçmektir.

Duygular evimizdir; misafirler gelir, gider. Evin sahibi olarak koridorun ritmini biz belirleriz. Kimi gün tek adım yeter; hız değil, yön kıymetlidir. “Ben yapabiliyorum, karışmayın” demek, kavgayla değil, istikrarla söylenir. Başarmak budur: Anlatmak zorunda kalmadan yapmak.

Ve evet, özgürlük yalnızca “ben”le değil, “biz”le de biçim alır. Başkalarının fikirleri rüzgâr olur; fakat direksiyon yine bizdedir. Dış sesleri bütünüyle susturmadan, iç sesi bütünüyle bastırmadan yürünecek o orta yol: özgürlük koridoru. Orada her renk mümkün, her oda açık; ama anahtar sende.

Son söz: Özgürlük, dışarıdan verilen bir ünvan değil; içeriden açılan bir kapıdır. Cümle kendini sana emanet ettiğinde, onu kimsenin rafına değil, kendi sayfana koy. Rüzgâr eser, misafir gider; ama su berraksa, renklerin sırası yine sana kalır.Genişletişmiş düşünme

Unutmayı Öğrenen Adam

“Unutmayı öğrendiniz mi?” diye sordum.
Küçük bir kız, utangaç bir gülümsemeyle, “Zor da olsa… biraz biraz öğreniyorum,” dedi. “Siz nasıl unutuyorsunuz? En kolay neleri unutursunuz?”

“Unuturum,” dedim refleksle. Yanılmışım. Meğer insan, unuttuğunu sandığı şeyi sadece sessize alıyormuş; ertesi gün, hatta aynı akşam, anı kapıyı yeniden çalıyormuş. Geçici unutuşlar hatırlamayı erteler, yok etmez.

Kızın masumluğu aynaydı. Büyüklerin “unut gitsin” dediği yerde, o “öğreniyorum” diyordu. Çünkü unutmak, tek başına bir silme işlemi değil; hatırlamanın nereye konacağını bilmek. Hafızanın raflarını düzenlemek: birinci sıraya şimdi lazım olanı, arkaya sızlatanı, en alta da artık bizi taşımayanı koymak.

Yoldan geçen biri kulağıma eğilip, “Mutluluğun için bazen unut,” demişti bir gün. O cümleyi o zaman yüzeyde anladım, şimdi derinde. Unutmak, inkâr değil; yükün omuza değil yere bırakılması. Bir yaranın kabuk bağlamasına izin vermek. Bir sesin kısılması, bütünüyle susması değil.

Bazen insanlar bana, “Sen çocuksun, nasıl olsa unutursun,” der. Oysa çocuk, unutmayı değil, ağırlığı hafif taşımayı bilir. Yetişkinliğin gururu hafızaya tutunur; çocukluğun merakı yeni sayfaya geçer. Belki öğrenmemiz gereken tam da bu: sayfa çevirmeyi suç saymamak.

Kendime şunu öğretiyorum:
— Unutmak, hatırlamamak değildir; hatırlamaya nerede ve ne zaman izin vereceğini bilmektir.
— Hatıra, ait olduğu yere çekildiğinde can yakmaz; sürekli öne itildiğinde diken olur.
— “Unut” diyenler çoğu zaman kendini korur; “öğreniyorum” diyen, kendini onarır.

Küçük bir alıştırma: Akşamüstü, kısa bir yürüyüşte, aklına üşüşen üç şeyi seç. Birini şimdi hatırla ve üzerine bir cümle yaz. Birini yarına bırak; ajandana küçük bir nokta koy. Birini de, “Benimle işi bitti,” diyerek uğurla. Göreceksin, unuttuğun değil, yerini değiştirdiğin şeyler nefes açacak.

Unutmayı öğrenen adam, hafızasını boşaltan değil; hafızasına kapı yapan kişidir. Gelene yer gösterebilir, çıkmak isteyeni yolcu edebilir. Kendi içinden geçenlere sınır çizdiğinde, geriye kalanın adı huzur olur.

Kız yine gülümsedi: “Ben biraz biraz öğreniyorum.”
Ben de. Biraz biraz. Çünkü bazı şeyleri unutmak, bazı şeyleri daha iyi hatırlayabilmek içindir: Kendimizi, şimdi’yi, yaşamaya değer olanı.

Sessizliğin Cevabı

Sessizlik, çoğu zaman en büyük cevaptır. İnsan üzerimize bastığında, laf kalabalığına değil; içerden gelen sarsılmaz bir duruşa ihtiyaç duyarız. Sessiz kalmak suç değildir—doğru yerde susmak, kendini korumanın ve sözü israf etmemenin yoludur. Ama her şey gibi sessizliğin de ölçüsü vardır: Bazı yerlerde konuşmak, hatta reddetmek gerekir. Adaletsizliğin karşısında suskunluk, onaydır; saygının karşısında suskunluk, zarafettir.

Ben sessizliği üçe ayırıyorum: korkunun sessizliği, öfkenin sessizliği, huzurun sessizliği.

  • Korkunun sessizliği daraltır; içeriye kapanır, bizi küçültür.
  • Öfkenin sessizliği patlamayı erteler; sözü kısar ama kalbi gergin bırakır.
  • Huzurun sessizliği geniştir; nefesi açar, bakışı arıtır, ağırlıkları yere indirir.

Sessizliğin altına gürültü aramak beyhude. Huzur, kendine ait bir sessizlik ister: Oldu bittiye getirilmiş tartışmaların, kanıt savaşlarının uzağında, “tamam” diyen bir iç alan. Her şey olup biter; o sessizlikse yerini korumaya çalışır—çünkü kendi varlığını özler.

Bu yüzden kendime üç soru sorarım:

  1. Neden susuyorum? Korkudan mı, saygıdan mı, dengeden mi?
  2. Kimi koruyorum? Kendimi mi, karşımı mı, ilişkiyi mi?
  3. Neyi kabul ediyorum? Gerçeği mi, haksızlığı mı?

Cevaplar dürüstse, sessizlik güçtür. Değilse, söz sırasıdır. Konuşmak da tıpkı susmak gibi bir seçimdir; ikisi de niyete göre ya köprü olur ya duvar. Benim ölçüm şu: Suskunluğum beni küçültüyorsa konuşurum; sözüm beni tüketiyorsa susarım. Huzurun sessizliği, ikisinin arasında ince bir çizgidir—ve o çizgi, insanın kendi içine gösterdiği saygının tam üstünden geçer.

Kimse Kimseyi Taşımak Zorunda Değil

Kimse kimseyi taşımak zorunda değil.
Ne duygusal ne zihinsel. Taşımak, güç sanılır; çoğu zaman sadece yükün adıdır.

Hayatta yanılgı olur. “Ben doğru düşünüyorum” diyen de bir yerde tökezler.
Beyin yanılır, kalp yanılır; yaşamak hata payıdır. Eksik kalmayı kabul etmeden “tam” olunmaz.

Duygular değerlidir ama tek başına yetmez; sınır ve sorumluluk ister.
Birini sırtlamak sevgi değildir; rıza yoksa, tükeniştir.
Gönüllüyse destek, mecburiyetse yük adını alır.

Yaşadığımız onca “kurşun” —kaygı, baskı, beklenti— bizi duygudan yoksun edemez.
Yoksunluk, çoğu kez kendi elimizle seçtiğimiz sus payıdır: “Düşünmemeyi”, “çabalamamayı” seçtiğimiz an.

Bir de zaman… Saniyelerimizi bile başkalarına not aldırıyoruz.
Oysa her dakika, sahibini ister. Başkasının ajandasına emanet edilen ömür, kendi sesini kısar.

Kendime koyduğum küçük ölçüler:

  1. Benim yüküm / Senin yükün / Ortak yük: Ayrım net değilse, önce dur.
  2. Gönüllülük testi: İçim “evet” demiyorsa, bedenim “taşıyamam.”
  3. Süre sınırı: Yardım ediyorsam, bitişini de baştan söylerim.
  4. Enerji hesabı: Verdiğim, beni benden eksiltiyorsa; fazla vermişimdir.

Kısa bir egzersiz: Bir kâğıda üç sütun aç—“Benim”, “Senin”, “Ortak”.
Bugünkü dertlerini yaz ve yerleştir. “Benim” sütunundakileri ele al; “Senin”dekileri iade et; “Ortak” için açık, sınırlı bir adım belirle.

Son söz: Kimse kimseyi taşımak zorunda değil.
Yan yana yürümek yeter—omuz omuza, ama omuzda değil.

Cebimde Unutulmuş Biri Var: Kimin Cümlesi Oluyorsak Onu Yaşıyoruz

Cebimde unutulmuş biri var.
Bazen fark etmiyorum; cümle kurarken onun nefesiyle konuşuyor, onun kelimeleriyle yaşıyorum. Hayat, kimin eseri olmak istiyorsan onun kalemine dönüşmek gibi; bir süre sonra sayfalar değişmiyor, sadece imza değişiyor.

Oysa en iyi şey, kararlı bir cümle kurmaktır.
“Ben karar verdim,” demek—birilerine ispat için değil, kendine duyurmak için. “Ben” demek, birey olmayı kabul etmektir; yaş almayı, sorumluluğu, yönü üstlenmektir. Ama “ben”i başkalarına kanıt malzemesi yaptığın anda, benlik el değiştirir; sen olmaz, ötekinin sürümü olursun.

İnsan su gibi doğar: berrak, yönsüz, imkân dolu.
Zamanla kelimeler, insanlar, beklentiler karışır içine; bazen donar, bazen yeniden çözülür. Akışın nasıl olacağına başkası karar veriyorsa, su sende değildir. Hangi cümle olmak istediğine, hangi deftere yazılacağına sen karar vermezsen, yazgını başkası diker.

Renklerinle de böyledir: Pembe mi, mavi mi—sorma.
Sorular bazen zarif bir danışma, bazen “izin alınmış kişilik”tir. Söz dinlemekle düşünmek aynı şey değil: Sormak, karar vermek için mesafe açar; kör itaat, benliğe kelepçe takar. Başkası gibi davranıp ondan kaçtığını sanıyorsan, çoktan yönetiliyorsundur.

Kendime şunu hatırlatıyorum:
— Kimin cümlesini tekrar ediyorsam, onun hayatını sürdürüyorum.
— İyi bir cümle, önce içimde kabul edilen cümledir.
— Onay figürüyle yaşarsam, “evet” ve “hayır”ım bana ait olmaktan çıkar.

Küçük bir alıştırma: “Cebimdeki İsim.”
Bir kâğıda şunu yaz: Bugün ağzımdan çıkan üç cümlenin sahibi kim?

  1. Tamamen benim olan,
  2. Ödünç aldığım,
  3. İade etmem gereken.
    “İade” hanesindekini yüksek sesle söyle ve bırak: “Bu cümle bana ait değil.”

Bir başka alıştırma: “Dikiz Aynası.”
Kendini bir sürücünün yerinde düşün. Ön camda yol, dikiz aynasında kalabalık. Sürekli geriye bakarak sürdüğünde, öndeki açıklığı kaçırırsın. Sağ şerit: “İnsanların fikri.” Sol şerit: “Açık yol.” Solu seç; çünkü arkadakiler yol veriyor, sen hâlâ arkaya bakıyorsun. Onayla değil, yönle ilerlenir.

Kaybolduğun sokağın bir adı var; isteyince bulursun.
Her defasında “Biri onaylasın” dersen, yeteneğini vekâlete devredersin. Onayla dik duran benlik, ilk rüzgârda devrilir; çünkü kökü içeride değil, dışarıdadır.

Son söz: Cebimde unutulmuş olanı nazikçe çıkarıp yerine bırakıyorum.
Kendi cümlemi seçiyorum; başkalarının kalemine değil, kendi defterime yazıyorum. “Ben”i ispat için değil, var olmak için söylüyorum. Çünkü kimin cümlesi oluyorsam, sonunda onun hayatını yaşıyorum—ve ben, artık kendimin yazarı olmak istiyorum.

Hayat bize borçlu değil. Duygular da bir para birimi değil ki alınsın, satılsın, geri ödensin. Hayat, “İşte utanç, sevgi, neşe; istediğin yerde kullan,” diyecek kadar cömerttir ama fatura çıkarmaz. Borç beklentisi, menfaatin maskesidir. Bir duyguyu içimizde yaşıyorsak o bize aittir; kimseye borç yazmaz. Onu tek kullanımlık hâle getiren biziz: “Bunu yaşadım, şimdi hayat bana şunu versin,” dediğimiz anda özgürlüğü rehin veririz.

Günlük süremiz, sanki hayatın elimize tutuşturduğu bir kart gibidir: “Süren bu, dilediğince kullan.” Ne var ki “geçersiz bakiye” insanlar ve ortamlar vardır; onlara zaman harcarsak indirim olmaz, yalnızca ömrümüzden düşer. Önümüzdeki yirmi dört saati “geçmeyen” yerlere yatırdığımızda geriye bizden bir şey kalmaz. Yalnız kalmak da sandığımız kadar yalnız değildir; duygular, iyi seçilirse, insana en hakiki arkadaşlığı yapar. Kalabalık her zaman iyi değildir; iyi olan, içimizi genişleten birkaç gerçek bağdır.

Hayatı bir bilezik gibi düşünürüm. Boncukları dizerken eksik olan göze batar, fazlası koparır. Yanında gülebildiğin, vakte borç istemeyen insanlarla bir araya gelmek bileziği tamamlar. Farkındalık burada bir süs kelimesi değil, bir yönergedir: Fark ettiysen harekete geç. Zararlı bir döngüyü gördüğün an, yirmi dört saat içinde mesafe almak niyeti iptal olmaktan kurtarır.

İnsanları heykel, sözlerini boya gibi düşünmek de yardımcı olur. Seni griye çeken cümleler yerine ışığını çoğaltan renkleri seçersin; fakat fırça her zaman senin elinde kalır. “Tarih dersi” gibi zor ve ağır geleni saygıyla ağırlar, sonra uğurlarsın; “edebiyat dersi” gibi evinde olanla derinleşir, enerji toplarsın. Gününü buna göre ayarlamak, misafire nezaket gösterirken kendi evinde kök salmaktır.

Övgü pazarlık istemez; verilir. Zaman en değerli sermayedir; “geçmeyen”e harcanmamalıdır. Duyguların besini iyi insan ve iyi sözdür. Fark ettiğin yerde uzaklaşmak, kendine verdiğin sözü tutmaktır. Hayat kredi açmaz; zaman verir. Geri ödeme yoktur, sorumluluk vardır. Kimin cümlesi, hangi renk, hangi ders… Hepsi seçiminle anlam kazanır. Günü dolu dolu yaşamak, borç istemek değil; hakkını vermektir.

Geçersiz Bakiye

Sabah postacının bıraktığı zarfın üzerinde tek bir kelime vardı: HAYAT. İçinden, üzerinde “24 SAAT” yazan ince bir kart çıktı. Arka yüzünde küçük bir not: “Borç yok. İstediğin gibi kullan.”

Kartı cebime koyup dışarı çıktım. Şehrin ortasında “Duygular Pazarı” diye bir yer açılmıştı; tezgâhlarda sevgi, utanç, neşe, sükûnet… Her birinin etiketinde aynı rakam: 0 TL. İnsanlar yine de cüzdanlarına sarılıyordu; kasadan her geçişte cihaz aynı sözü söylüyordu: “Geçersiz bakiye.” Kasiyer kadın başını kaldırıp gülümsedi: “Parayla almaya çalıştıkça çalışır, ama çalışmaz. Duygular bedava; karşılığını pazarlık değil, seçim belirler.”

Pazarın çıkışında, “Övgü Büfesi”nin önünde kuyruk vardı. Herkes “bana da ver” diye uzanıyor, sonra aldığını cebine değil, başkalarının gözüne koyuyordu. Büfenin camına küçük bir not iliştirilmişti: “Övgüde karşılık yoktur.” O an anladım: Övgü, borç yazmayan tek ikramdı.

Sokağın devamında “Zaman Bankası”na uğradım. İçerisi boştu; gişedeki memur, elindeki damgayla kartları mühürlüyordu. Benim karta bakıp kaşını kaldırdı: “24 SAAT. Güzel limit. Ama şunu unutma; ‘geçersiz bakiye’ insanlar var. Onlara harcarsan indirim olmaz, sadece ömründen düşer.” Yan camda başka bir not: “Fark ettin mi? 24 saat içinde uzaklaş.”

Bankadan çıkınca bir takı dükkânına sığındım: Boncuk & Bilezik. Tezgâhın ardındaki genç, “Hayatı bir bilezik gibi dizeceksin,” dedi. “Eksik boncuk göze batar; fazlası koparır.” Seçtiğim boncukların bazıları başkalarının ısrarıyla avucuma bırakılmış gibiydi. Birini geri koydum, birini değiştirdim, birini kalbe yakın bağladım. Bilezik hafifledi; kolumun hareketi özgürleşti.

Öğleye doğru, şehrin meydanında bir müze açılıyordu: Heykel ve Boya. İçeri girer girmez şunu fark ettim; taş heykeller, onlara söylenen sözlerin rengine boyanıyordu. Birine “olmazsın” denmiş; griye kesmiş. Diğerine “varsın” denmiş; içten içe ışıyordu. Rehber fısıldadı: “Fırça sende kalsın. Boyanacak olan sensin; ama renkleri seçmek elinde.” Ağzımdan dökülen her kelimenin fırça darbesi olduğunu o gün öğrendim.

Akşamüstü okul çanları çaldı. Koridorda iki kapı: Tarih (Misafir) ve Edebiyat (Ev). Tarih dersine girdim; ağır bir misafirliği vardı, kahve ikram edildi, geçmişten konuşuldu. Saygıyla dinledim, çıktım. Edebiyat’a geçtiğimde, masaların üzerinde yaşayan yazarlar, yeni cümleler, taze meraklar… Orası benim evimdi; enerji yükseldi. Kendime not: “Hayata misafire gösterdiğin nezaketi göster; ama evini edebiyata, merakına, üretimine ayır.”

Gün, akşamın yumuşak ışığına dönerken “Geçersiz Bakiye” levhasını taşıyan kalabalıklara rastladım. Gülüşleri parlıyordu ama yanlarına oturan herkesin kartından süre eksiliyordu. Kartımın köşesindeki sayaç gözüme çarptı. İçimden bir ses, Zaman Bankası’ndaki damgayı hatırlattı: “Fark ettin mi? 24 saat içinde uzaklaş.” Selam verip yolumu kibarca değiştirdim. Yalnız yürümek sandığım kadar yalnız değildi; duygularım yanımda yürüyordu—iyi seçilmiş birkaç arkadaş gibi.

Eve dönünce defterimi açtım. Günün sonunda üç sütun çizdim: Geçerli, Geçersiz, Yatırım.
“Geçerli”ye, beni büyüten iki sohbeti yazdım.
“Geçersiz”e, sırf alışkanlıktan uzadığını fark ettiğim bir uğraşı.
“Yatırım”a, yeni öğrendiğim küçücük bir alışkanlığı: sabah ilk on dakikayı okumaya ayırmak.

Sonra cebimdeki kartı masaya koydum ve sabahki pazarı düşündüm. Duyguların etiketinde hâlâ 0 TL yazıyordu. Hayat kimseye borçlu değildi; ama bana bir gün vermişti—borçsuz, çıplak, cömert. O günü nasıl boyayacağım, hangi boncuğu nereye dizeceğim, kimin heykelinin önünde hangi kelimeyi söyleyeceğim; hepsi bana bırakılmıştı.

Pencereyi araladım. Sokaktan hafif bir rüzgâr girdi. İçimden, Zaman Bankası’nın kapısına asılı o son cümle geçti: “Kredi yok; süre var.” Defterin altına bir cümle daha ekledim: “Bugün bana ne kattı? Hangi renge boyandım?” Cevabı beklemeden, kartımın kalan saatlerini edebiyat odama taşıdım. Çünkü öğrendim: Hayat bana borçlu değil; ama ben bugüne borcumu ödeyebilirim—dolu dolu yaşayarak.

Gözlerini Kapat: Hikâye Başlıyor

Gözlerini kapat. Hikâye başlıyor.

Hikâyeler, yaşanmak istedikleri kişiyi seçer. Ama bir sırları var: Onları doğuran da, büyüten de, yürütmeye çalışan da biziz. Her hikâyeye bir çift ayakkabı dikeriz; kimi zaman numarası küçük gelir, sıkıştırır; kimi zaman büyük kalır, ayağımızda düşe kalka yürür. O ayakkabının ölçüsüne biz karar ederiz. Hikâyeyi susturup vitrine kilitlemek de elimizde, ona yara diye yüklediğimiz acıyı başkalarına ajitasyon gibi satmak da. Oysa daha sade, daha doğru bir yol var: Hayatın gönderdiği hikâyeleri bir hediye paketi gibi görmek; özenle açmak, kıymetince kullanmak.

Bir kız vardı; bir kitabın arasına saklanmış çocukluğunu buldu. “Bunu ileride gözlerimi kapatıp, çok zor bir şey yaşamışım gibi canlandırırsam başkalarını üzerim,” diye düşündü. “Ama eğer bu hikâyeyi bana bağışlanmış bir emanet gibi taşır, ona emek verirsem, hem kendime hem başkalarına iyi gelir.” Hayat sanki kulağına fısıldıyordu: “Ben sana bir hikâye verdim. Neşelendir, büyüt, ama merhameti gösteriye çevirme.”

Çocuk hikâyeleri çoğu zaman gözbebeklerinden gülümser. Yetişkinlerin hikâyeleri ise süslenmeyi pek bilmez; her köşede bir olumsuzluk arar, sevinci bile gölgede bırakır. Bu, sevgisizliğin gizli biçimidir. Her an bir arıza arayan zihin, hikâyeyi kısaltır. Oysa bize verilen yirmi dört saat, nereye konduğuna göre anlam kazanır: İyi bir cümlenin içine mi, yoksa kötümser bir nakaratın peşine mi?

Kötülük, anlatıldıkça çoğalır; bir tür besin bulmuş gibi güçlenir. Hayal et: Bir çocuk dünya resmi yapıyor, yarısını maviye, yarısını siyaha boyuyor. Siyah taraf ağır, mavi taraf açık ve ferah. Hangi yana koşar çocuk? Maviye. Çünkü orada nefes alacak yer vardır. Kendi hikâyemizi biçmek de böyle; tarlaya tohum eker gibi cümle ekeriz. Ektiğimizin karşılığını sabırla bekleriz.

Bazen hayatın kapısını çalar, “Hadi, kahvemi aldım; bana güzel şeyler de anlat,” deriz. Hayat da sanki şöyle cevap verir: “Gözlerini kapat, güzel olanı hayal et. Ben onu büyütmen için sana yollarım.” Bu, kendine yalan söylemek değildir; olasılığa alan açmaktır. Çünkü insan, gün boyu negatif yorumlar peşinde koşarsa, evren o yorumu doğrulayacak ayrıntılarla dolmaya başlar.

En basit örnek: Melek yüzlü bir arkadaşın vardır; güler, iyiliğini esirgemez. Sen eve gidip “Ne kadar kötü biriydi,” dersen, önce kendi gözünde güneşi söndürürsün. Çoğu zaman övgü görmemiş, emeğinin değerini duymamış insanlar kötü haber anlatmayı sever; çünkü dilleri orada açılır. Oysa hayatın kendisi bir hediye paketidir—her gün, her yerde, gökyüzünde ve yerde. Bizden beklediği, o pakete kendi kurdeleni bağlamandır.

Lütfen her kutuyu siyaha boyama. Bembeyaz sayfalar da vardır; bazen karmaşık, bazen sakız gibi uzayan, ama tertemiz. Kitabı eline al ve şöyle de: “Bu sayfada güzel ne var?” Bir gün boyunca yalnızca iyi olanı anlatmayı dene—bakalım ne kaybedersin? Büyük ihtimalle, ağırlığını.

Hikâyeler, seçtiği kadar seçilir. Biz de seçeriz: Hangi kelimeyi yan yana koyacağımızı, hangi sahnede kalacağımızı, hangi rengi süreceğimizi. “Hayat bize borçlu” değil; ama bize bir gün verir. O günü nasıl harcayacağımız, hikâyemizin tonunu belirler. Zamanı “geçersiz bakiye” insanlara bırakırsak, saatimiz azalır, sayfamız boş kalır. O yüzden defterimizin kenarına küçük bir not iliştirelim: “Fark ettiğin yerde, yirmi dört saat içinde mesafe al.”

Akşam olur. Kız, çocukluğunu bulduğu o sayfayı kapatır, masaya bir kurdele bırakır. “Bugün hikâyeme nasıl ayakkabı giydirdim?” diye sorar kendine. Ne çok sıkı—kanatır, ne çok bol—düşürür; tam olur. Sonra pencereden dışarı bakar; maviyle siyahın arasında, kendi seçtiği bir renkle uzun bir çizgi çeker. Çünkü bilir: Hikâyelerimizi dünyaya biz yürütürüz; ayakkabısını, rengini, hızını biz belirleriz.

Şimdi yeniden gözlerini kapat. Hikâyen kaldığı yerden devam ediyor. Hediye paketini aç, kırılacak yerleri özenle sar, sahneyi acıyla değil merhametle kur. Neşeyi ihmal etme. Ve unutma: Renkleri dilediğin yerde kullanabilirsin. Çünkü hayatın renkleri, hepimize verildi.

Kalk: Kendi Nefesinle

Kurtulmak mı istiyorsun? O zaman kalk.
Kalkmadan “var edemeyiz.” Yalnızca düşünür, yalnızca diler, aynı yerde kalırız. Bazen elde ne mektup vardır ne araç; hayat o kadar karmaşık, zihin o kadar yoğun görünür ki… Tam da o an, “Nerede hata yapıyorum?” diye kelimelere dönüp bakmak yeter. Biraz araştırma, biraz dürüstlük: En çetin zamanda bile zevk aldığın küçük şey neydi? Onu hatırla; tut ve doğrul.

Hayat, limandan geçen gemiler gibi akıp gider. Korkular, başkalarının sözü, “dur” diyen nefeslerimiz… Hepsi aynı iskelede bekletir bizi. Düşersen kalk—ama başkasının nefesiyle değil. Kendi nefesinle. Saat kaç diye bakmadan, izin istemeden. Çünkü düşen de sensin, kalkan da sen olacaksın. Pembe’yi bebeklikten beri seviyorsan, bu bir suç değil; başkasına sormaya da gerek yok. Düşerken kimin ne hissettiği değil, senin ne hissettiğin belirler yönünü.

Gerçek kurtuluş, bir duygudan adilce çekilebilmektir. Yırtınıp dökülmeden, kendi adaletinle. Sahne senin—oyunu başkası yazdığında hep yarım kalır.

Bir kız vardı. Okumak istiyordu.
Kendi rengini seçmek, kendi mesleğini boyamak, istediği gibi olmak… Önüne çitler kurdular. “Bekle,” dediler, “sor,” dediler. O, yarası kanarken bile küçük bir bant yapıştırıp yürümeyi öğrendi. Aynı hayali ağaçtan yeniden topladı, yine topladı. Yardımla kaldırılmaya alışanlar hep törpülendi; o, hayallerini kaldıraç yaptı. “Hayallerin seni kaldıracak,” demişlerdi—o sormadı, yürüdü; hayaller onu yolda buldu.

Şunu anladı: Kalkmak, başkalarının yönünden değil, kendi iç yönünden başlar.
Bir adım atarsın; ardından dünya yer değiştirir. Herkes hayatını yaşıyor diye sen de onların nefesini ödünç almak zorunda değilsin. Sorgusuz kalkmak cesaret, kendine kulak vererek kalkmak hikmettir.

Küçük Bir Kalkış Ritüeli

  1. Dikil: Ayağa kalk, omuzlarını ger. Nefes al—dört say, ver—altı say.
  2. Adını koy: Şu anda tek bir şeyi seç: Şimdi neyi düzeltiyorum?
  3. Mikro adım: On dakikalık bir hareket belirle (ara, yaz, başvur, sil, başla). Bittiğinde ikinci on dakikayı istersen ekle.

Ve unutma: En iyi sahne, mükemmel kurulduğu için değil, başladığın için senindir.
Düştüğün yer adres değil; kalktığın yer yönündür. Hayallerin dakikaları saymaz—sen yürürsen, onlar zaten seni bulur.Genişletişmiş düşünme

Sıra Sende: Kaçışın Bittiği Yerde Başlayan Yer

Kaçacak yer kalmadı. Sıra sende.

Odada tek ışık, aynanın çatlağına vuruyor. Masanın çekmecesinde iki şey var: küçük bir büyüteç ve kurumuş bir yapıştırıcı. Cam kırık; sen de. Büyüteci göze dayayıp kusuru büyütmek kolay, yapıştırıcıyı alıp işe başlamak zor. “Gerçeklerle yüzleş” diyor hayat; “ama önce kendinle aynı dili konuş.”

Duygular kapının önünde sıraya girmiş: Korku en önde, ardından Utanç, Öfke, Özlem, en sonda sessiz bir Sevinç. Hepsi, “Kaçmak mı istiyorsun?” diye bakıyor. Kaçarsan aydınlığını da alıp giderler; kalırsan karanlığın içinden bir yol açılır. Çünkü bazen kaçtığımız şey, tam da olmayı seçmediğimiz hâlimizdir.

Kendine soruyorsun: “Gerçekten duygularımdan kaçarak mı yol alıyorum, yoksa varmış gibi yapıp başkalarını mı kandırıyorum?” Cevap çoğu gün şudur: Kaçmak, anı ertelemektir; kazanmak sanılan küçük bir yalandır. Aynı hikâyelerden kaçtıkça aynı yere gelirsin. Aynı cümleler, doğduğun günden beri peşinde: “Sıra sende.” Bu kez büyüteci değil, yapıştırıcıyı eline al.

Camı tutarken fark ediyorsun: Bazı kırıklar gösterişsizce bırakıldığında daha az sızlatır. Kırığa isim koymak, onu kutsamak değildir; yerini bilmektir. “Ne ile kazanıp ne ile kaybedeceğim benim elimde” diyorsun. Kaçmak istediğin duyguların çoğu dışarıda değil; içindeki kapalı odalarda. Kapıyı açtığında koşmuyorlar, bekliyorlar. Çünkü asıl mesele, duygudan kaçmak değil; duyguyu nereye koyacağını bilmek.

Hayatın ördüğü çitlerin önünde uzun uzun durduğun anlar oldu. “Böyle yap” diyen sesler çoğaldıkça dizlerin bağlandı. Oysa duygular, tel örgünün öte yanında değil; avuçlarının içinde bekliyordu. Sayfalarca bilgi, sonunda tek cümlede toplanır ya: “Sıra sende.” Kelimeler fısıldar: “Bana kulak ver.” Bir cümleyi bin kere de beğenebilirsin, iki kere de. Mühim olan sormadan kovalamak değil; neden sorusuna takılmadan harekete geçmek: “Bugün benden ne istiyorsun, hayat?”

Bir kız düşün. Okumak istiyor, kendi rengini seçmek, mesleğini kendi eliyle boyamak. Önüne çitler konuluyor, “bekle” deniyor. O, yarasına küçük bir bant yapıştırıyor; aynı hayali yeniden ağaçtan topluyor. Yardımla kaldırılmaya alışanlar, bir süre sonra yürümeyi unutur. O, yürümeyi hatırlıyor. Düşüyor, kalkıyor, başkasının nefesiyle değil, kendi nefesiyle. Çünkü biliyor: Düşen de o, kalkan da o. Kalkışın adaleti, başkasını suçlamadan ayağa kalkmaktır.

“Kaçmak mı, kazanmak mı?” sorusunun tuzağı şurada: Bazen kaçmak sandığın hareket, aslında yön seçmektir; bazen de kazandım sandığın alkış, kaçışın en süslü hâlidir. Ölçü şu olabilir: Kaçtıktan sonra içindeki Sevinç kuyruğun en arkasından öne yürüyorsa, doğru yerdesin. Yüzün gevşiyorsa, cümlelerin başını eğmiyorsa, tamam. Yok eğer her kaçıştan sonra aynı karanlığa dönüyorsa yol, bu bir ödül değil; aynı sahnenin tekrarıdır.

Gece ilerliyor. Aynanın kırığı, yapıştırıcının kokusu, büyütecin kenarında kalan parmak izlerin… Defteri açıp üç satır yazıyorsun:

  • Kaçışımın adı neydi?
  • Kalmamın bedeli ne?
  • Bugün benden ne istedi hayat ve ben ne verdim?

Cevaplar kısa, dürüst, kaçaksız. “Kaçacak yer kalmadı” cümlesi bir tehdit değil artık; bir başlangıç işareti. Sıra sende—çünkü hep sendeydi. Kırığı saklamadan, ışığı söndürmeden, kapının önündeki duygulara sırayla söz vererek. Korku konuşuyor, Utanç başını eğiyor, Özlem yer açıyor ve en sonda Sevinç, nihayet içeri giriyor.

Sabah olduğunda aynaya bakıyorsun; ince bir çizgi kalmış, evet. Ama o çizgi, kaçışı değil, dönüşü hatırlatıyor. Büyüteç çekmecede, yapıştırıcı kapağı kapalı. Kapıyı açıyorsun. Sıra sende—ve bu defa sahne, başkasının değil, senin sözlerinle kuruluyor.

Cebimdeki Cümle: Ön Camdan Bak

Cebimde unutulmuş biri var; her elimi attığımda, kıvrılmış bir kâğıt gibi hışırdıyor.
Üzerinde tek bir cümle: “Kimin cümlesini söylüyorsan, onun hayatını yaşıyorsun.”
Uzun süre başkalarının kelimeleriyle nefes aldım. “Ben” derken bile, o “ben”i ispat etmek için öne sürüyor, sanki makbuz göstermek zorundaymışım gibi yaşıyordum. Oysa “ben”i ispat etmek, “ben” olmayı eksiltiyor. Ben, başkasına sunulacak bir delil değil; içerden verilen bir karardır.

İnsan su gibi doğuyor; berrak, yönsüz, kendi yatağını arayan. Zamanla isimler, nasihatler, “ayıp”lar, “yakışır/yakışmaz”lar karışıyor içine. Bazen donuyoruz: “İzin alınmış kişilik.” Söz dinledikçe, başkası olmak için onay bekledikçe iç ısımız düşüyor. Oysa çözünmek mümkün; gövdenin kendi sıcaklığıyla, kendi cümlesiyle.

Bir akşam, cebimdeki kâğıdı açtım, şehrin tenha bir sokağında arabaya bindim. Güneş arkadan batıyordu. Elim refleksle dikiz aynasına gitti; alışkanlık işte, hep geriye bakarak sürmüşüm meğer. Kendime şunu sordum: “Ön cam dururken neden arkayı izliyorum? Benim yolum önde, onayım bende değil mi?” Bir süre aynayı aşağı eğdim; yolu, ışığı, şeridin beyaz çizgisini izledim. Arkadan gelen arabalar zaten yol veriyordu; ama ben hâlâ onlara bakıp kararlarımı erteliyordum. O akşam anladım: Onay figürü arkadır; yön önde.

Işıklarda durduğumda, cebimdeki eski cümleyi yeni bir cümleyle değiştirdim:
“Kendi cümlemi seçiyorum.”
Consulting kurullarını dağıttım içimde: “Pembe sever miyim, mavi yakışır mı?” sorularını dışarı attım. Renklerim soru değil, seçimdir; kimseye beyanname yazmak zorunda değilim. Tatlım da derim, canım da—yerini bildikten sonra kelimeler ayıp değil, bağ kurar. Ayıp, niyete sızan baskıdır; cümleyi kirleten odur.

Yürürken vitrinlerde yüzümü gördüm: bazen donuk, bazen gölgeli. “Kimin defterine yazılmak istiyorsun?” diye sordum kendime. “Kendi defterime.” Çünkü anladım ki bir cümleyi bin kere onaylatmak, o cümleyi benden uzaklaştırıyor. Sormakla söz dinlemek arasındaki o ince çizgiyi keşfettim: Sormak karar için mesafe açar; söz dinlemek benliği iptal eder. Karar veremeyen ben, her sokağın köşesinde birine çarpıyordu; karar veren ben, kendi yön tabelasını kuruyordu.

Köşedeki parkta durup içimde küçük bir tören yaptım. Cebimden boş bir kart çıkardım ve yazdım:
“Bugün konuştuğum üç cümleden hangisi bana ait?”
Biri bütünüyle bendendi; onu göğsüme koydum. Biri ödünçtü; sahibine iade ettim. Biri ise eski alışkanlıktı; yırtıp çöp kutusuna bıraktım. Cebimdeki “unutulmuş biri” o an hafifledi; yerini, yeni bir nefes aldı.

Eve dönerken ön camda şehrin ışıkları uzadı. Geride kalsın diye aynayı kapatmadım; sadece yerini bildim. Geçmiş, takip mesafesi bıraktığında güvenlidir. Bugünle arama girmediği sürece, ona teşekkür edebilirim. Ama direksiyon, ellerimdedir.

Kapıyı açtığımda aynadaki kırığımı fark ettim: İnce bir iz—kötü değil, öğretici. Kırığa bakıp büyüteç tutmadım; yapıştırıcının kapağını kapattım. Çünkü kırıklar bazen onarılmak için değil, hatırlatmak için kalır: “Kimin cümlesini söylersen, oraya varırsın.”

Masaya oturup defterimi açtım. İlk sayfaya, başlık yerine tek bir satır bıraktım:
“Ben, kendimin yazarıyım.”
Ertesi sayfada yollar çizdim; önde uzun bir şerit, kenarda küçük bir ayna. Aynanın altına not: “Gerekince bak; yönü yine önden al.” Son sayfayı boş bıraktım—yarının cümlesi için. Çünkü öğrendim: Hayat, “kanıtla” demez; “kullan” der. Cümleyi ben kurduğumda, gün de bana ait olur.

Cebimde artık unutulmuş biri değil, katlanmış bir karar taşıyorum.
Sorulmadan kurulan, ispat istemeyen, içerden onaylı bir karar:
Kendi cümlemi seçeceğim ve o cümlenin beni götürdüğü yolda yürüyeceğim.
Ön cam açık, yol açık. Arkadakiler yol veriyor; sıra bende.

Zaman Durağı: Kendi Işığını Aç

Terk edilmiş bir zaman durağında dakikalar dolmaya başladı. Bankların gölgesi uzadı, saat ilerledi; duygular ise birer birer kabuklarına çekildi. “Ayıp” denilmekten yoruldukları için değil—yanlış anlaşılmaktan bıktıkları için. O an şunu anladım: Ben kendi ışığımda “ben” olabiliyorsam, kimsenin ne dediğinin hükmü kalmıyor. Işık, başkasını yönetmek için değil, sadece yolu göstermek için var. Öneri, yönlendirmek değildir; bir kıvılcım yakar, sonra gerisini yürüyene bırakır.

Zaman durağını kendim yönetebilirim. Uzaktan kumandayla sürülen bir oyuncak gibi her hareketimi birine sorduğumda, direksiyonu elimden veriyorum. Hangi rengi sevdiğimi bile danışıyorsam, renk artık benim değil. İnsanlar sohbet arkadaşı olabilir—iyi ki de olur—ama ömür boyu rehber olmazlar. Rehberliği içimde kurmazsam, en küçük virajda savrulurum.

Çevremdeki yüzleri karakalem portreler gibi düşündüm: Birkaç çizgi, bir iki gölge, bazen taşan bir kontur. Kâğıdı katlayıp başkasının önüne bırakırsam, o çizimi kendi rengine göre boyar. Oysa ben kendi paletimi seçebilirim. “Seçilen” olmayalım; seçen olalım. Başkaları bize iyiyi kötüyü kendi bildikleri gibi öğretir; biz ise yaşadıklarımızla, yaralarımızın yerini bilerek öğreniriz.

Fark ettim ki mesleğime, emeğime, günlerime sınıf çizerken, duygularıma da sınır çizilmesine sessizce izin vermişim. Bir harita açtım zihnimde. Bu kez koordinatları ben koydum: Kime yer var, kime yok; hangi söz geçer, hangisi geçmez. Haritanın kenarına küçük bir not düştüm: “Dahil ettiklerin, oldukların olur.”

Durağın tabelasına gözüm takıldı; paslanmış çiviler, silik harfler… Yine de bekledim. Çünkü bazı kararlar, kalabalıkta değil, ıssız duraklarda verilir. Kendi ışığımı açtım. Önce adımlarım aydınlandı, sonra yüzüm. Duygular, birer birer kabuklarından çıktı: Korku başını eğdi, Sevinç çekingen bir gülüşle yer istedi, Utanç kenarda inceldi. Onlara tek tek yer gösterdim; rehber ben, rota benim, harita benim.

Otobüs geldiğinde binmedim. Zamanıma binmek istedim: Direksiyon bende, hız bende, dur işareti bende. Birinin kumandasına sığmayacak kadar genişti içim. Yürümeyi seçtim. Yolun başında kendime son kez fısıldadım:

“Seçilen değil, seçen ol. Rengin sorulmaz—kullanılır. Zaman borç vermez—verilir. Işığını başkasına çevirmek yerine önce yoluna tut. Ve hatırla: Haritanda yer verdiğin herkes, içinden geçtiğin ülke olur.”

Düşünen Beyin: Benin Dışında, Benim İçinde

Uzun süre “ben değilim” diye başlayan cümlelerle yaşadım.
Düşündüm, tasarladım—ama yaptığım her şeyi, sanki dışımdaki biri yapmış gibi anlattım. Yalnızlığımla barışırken bile “bir gün bir şey olacak” diyen o muğlak inanca tutundum; kendime bakmayı erteledim. Görüş toplaya toplaya, aslında ne kadar boşluğa zaman harcadığımı fark ettim: Kime daha çok değer veriyorum? Kimden daha çok değer görüyorum? Bu sorular, saatimin zembereğini başkalarının parmaklarına teslim etmekti.

Bir akşam, sokağın köşesindeki kafede cam kenarına oturdum.
Defterimi açtım, sayfanın en üstüne şunu yazdım: “Ben kim için anlatıyorum?”
Cevap gecikmedi: Çoğu kez, kendime değil. İyi görünmek için, masum sayılmak için, “iyi insan”ın yumuşak kabuğuna sığınmak için. O kabuk korur, evet; ama içeride kalbi susturur. “İyi olmak” bazen yalnızca beklemektir—duygularla anlaşmayı erteleyen uzun bir bekleyiş.

Çocukluğumdan beri içimde küçük bir savunma kurulu varmış: “İyi ol, sus, geçer.”
Geçmedi. Duygular kapıyı buldu, içeri girdi—ben yansıtmamaya çalışsam da. Çünkü gerçekliğin ölçüsü, dışarıdan değil içeriden okunur. Kendini araştırmamış “ben”, gerçekte kim olduğuna karar veremeyen “ben”dir; nereye baksa onay arar.

Ertesi gün aynı masaya döndüm. Bu kez bir hikâye denedim:
Kahramanım, başkalarının gölgesinde büyüyen biri. Her kararını “danışır”, her adımını “akıl alır”, her duygusunu “onaylatır.” Bir gün yorulur. Şehrin ortasında bir saate bakar: Akrep yavaş, yelkovan telaşlıdır. Tam o anda fark eder: “Zamanımı kime emanet ettim?”
Kendine küçücük bir göreve başlar: Bir gün boyunca tek bir cümleyi yalnızca kendisi için kurmak. Ne “iyi görünmek” için, ne “masum sayılmak” için; yalnızca içiyle anlaşmak için. Akşam olduğunda, yüzündeki çizgilerin yer değiştirdiğini görür. Savunma kurulunun sesi kısılmış, kalbin sesi duyulur olmuştur.

Ben de öyle yaptım. “İyi” görünmeyi değil, dürüst olmayı seçtim.
Kime değer veriyorsam, sebebini yazdım. “Unutmak için mi yanındayım, yoksa olduğum için mi?” Yanıt “unutmak” çıktığında, teşekkür ederek geri çekildim. Çünkü insan, kendini tüketerek “iyi” kalamaz. İyi, bazen sınır çizen, bazen kapı kapatan, bazen yalnız kalan hâlidir.

Şunu da öğrendim: “Yeterli insan” diye bir şey var.
Az konuşur, tam duyar. Sözünün payını aşmaz. Yanında olduğunda kendini savunmak zorunda kalmazsın. Yetime benzeyen o iç boşluğu doldurmaya çalışmaz; boşluğun boşluk olarak kalmasına izin verir. Zamanı ziyan etmez, senden de istemez. Böyleleriyle tüketilen zaman, aslında tükenmeyen zamandır.

Gece ilerlerken defterimin son sayfasına üç cümle bıraktım:

  1. Benim için kurduğum bir cümle.
  2. Benim sandığım ama başkasından aldığım bir cümle.
  3. Bugün iade ettiğim bir cümle.

Sonra camdaki yansımama baktım. “Ben dışımda” diye başlayan cümlelerin gölgesi azalmıştı. “Ben”i ispat etmeye gerek yoktu artık; ben, içerden verilen karardı. İyi görünmek için bekleyen o eski savunma, yerini küçük ama canlı bir cesarete bıraktı.

Kalkarken garsona gülümsedim.
Kendi kendime fısıldadım: “Zamanımı iyi insanlarla, yeterli insanlarla, ama en çok da kendimle harcayacağım.”
Çünkü hayatın en iyi şeyi, “benim dışımda kim düşünüyor?”u kovalamak değil; **benim içimde kim konuşuyor?**u duymakmış. Ve o sesi duyduğumda, hikâye nihayet bana dönmüş—ben de hikâyeme.

Pedallar ve Sayfalar

Bana defalarca sayfalar çevirdiler: “Bak, bu sensin.”
Değildim. Cümlelerimi başkalarına benzettiler; onların ses tonuyla konuştum, onların nefesinden soludum. Yine de içimde bir yer, inatla fısıldıyordu: “Ne zaman kendine gerçekten inanacaksın?”

Bir gece rüya gördüm. Bisiklete binmişim; pedallar dönüyor, ayaklarım yetişiyor ama güvenmiyorum. Sanki pedal bozulacak, yol birden başka bir anıya sapacak. Korktum: Ya benim de dengem kayarsa? Sonra fark ettim—en zor anlar, en özel yerime açılan kapıymış. Meğer mecbur sandıklarım, seçme gücümü saklayan kutularmış.

Gündüz, eski bir sandalyeye oturup pencereden baktım. Evde, sayfaları birbirine yapışmış bir kitap buldum. Çocukluğum o sayfaların arasında kalmıştı. “Bunu nasıl onarırım?” dedim. Yapıştırıcı sürmenin her şeyi iyileştirmediğini, bazen sayfanın yırtığıyla birlikte anlamın nefes aldığını o gün öğrendim. Büyüme kutusu çoktan açılmış; hayaller başka, ben başka biri olmuştum. Dümdüz yolda eskisi gibi süremeyeceğimi anladım—ama yollar da eskisi gibi düz değildi: Mavi başlıyor, birden beyaza dönüyordu; ben de değişebiliyordum.

Bir ses geldi içimden, belki eski bir öğretmen, belki küçük ben:
“Sen çocuksun; renklerin var. Arkana bakma. Kendi sayfana inan.”

Doğum günlerimi düşündüm: Yaş dediğin gidip gelen bir rakam; oysa tamamlayamadığım kaç cümle, yarım bıraktığım kaç sayfa… Bazı sayfaları zorla yapıştırdım; daha çok direndiler. “Kalsın,” dedim sonunda. Kırılacak olan kırık kalsın; ben yeni sayfaya merhaba diyeyim.

Sonra kendime şu soruyu sordum:
“Ne zaman kitap sayfaları gibi serbestçe akacağım? Kelimeler birbirine sormadan, sayfalarca akacak—ne zaman?”
Cevap sandığım kadar uzak değildi: Pedalları tuttuğum, aynayı düzeltip önüme baktığım, ‘ben’i ispat için değil, var olmak için söylediğim gün. Yani bugün.

Kendime itiraf ettim:
Beni başkalarının çizdiği resimlere benzetmeye çalıştılar; benzemedim.
Pedalları uzaktan kumandayla çevirmeye kalktılar; izin verdikçe yolum kaydı.
Şimdi kumandayı bırakıyor, gidonu kavrıyorum.

Bir cümle istedim, silinmeyecek:
“Sayfaları da pedalları da ben çeviriyorum.”

Pencereyi araladım; rüzgâr, eski sayfaların tozunu kaldırdı. Yeni defterimi açtım. İlk satıra, başlığın yerine yalnızca şunu yazdım:
“Ben olduğum için yaşıyorum—ve yaşadığım her anı seviyorum.”

Gerisi mi?
Pedal, adım; sayfa, nefes.
Yol açık. Kelimeler akıyor. Şimdi.

Gökyüzü Cebimde

Kot pantolonlu bir çocuk, şehrin eski bakkalına girip sordu:
“Gökyüzü nerede?”

Bakkal tezgâhın ardında gülümsedi. Raflarda un, şeker, sabun; ama fiyat etiketi olmayan tek şey gökyüzüydü.
“Satış yok,” dedi. “Gökyüzü satılmıyor. Cebinde değilse de elinde.”

“Cebimde yıldızlar var,” dedim fısıltıyla. “Bu bir masal mı bilmiyorum.”
“Masal değil,” dedi bakkal. “Unutmanın ve hatırlamanın provası.”

O gün anladım: Eski bildiklerimi bugüne, bugün bildiklerimi yarına taşıyamayışım—hepsi bir amaçmış. Hayat, kimi şeyleri bilerek unutturuyor; kimi şeyleri ise tam vaktinde geri veriyor. Bazen yıkar, bazen yeniden kurar; biz de bunu ancak geç kalınca fark ederiz.

“Hayallerimin parası yok,” dedim.
“İyi ki yok,” dedi bakkal. “Parayla alınsaydı, biterdi. Gökyüzü, boyayana emanettir.”

Ben, göğsümde bir sızıyla çıktım dükkândan. Sokakta, cebimin astarında kalmış pamuk tüylerine baktım—yıldız tozu sandım. Kendime sordum: Bir çocuk olarak gökyüzünü hangi renge çevirebilirim?
Cevap basitti ve zordu: Barış rengi.

Büyüdüm. Büyürken anladım ki gökyüzü boyanacak bir cisim değil, bakışın aldığı bir renkti. Duygular gelip geçiyor, günler akıp gidiyor; yağmur başlarken “üzülme” demek yetmiyor. Katlanmak gerekiyor—ama boyayı da yanında taşımak gerekiyor. “Söz mü?” diye fısıldayan iç sesime şunu söyledim: Elimde olmayan duygular için söz veremem; ama elimde olan renkler için çalışırım.

Yine de yetişkinliğin başı kalabalık. “Kağıttan uçaklarla kendini yorma,” diyorlar. “Paramızı ödedik mi, yapmadıklarımızın resmini?” Hesap defterine benzeyen bu soruların gölgesinde, gökyüzünü unutuyorum bazen. Tam o anda bakkalın sesi dönüyor:
“Gökyüzü satılık değil. Kimsenin senden alacağı da yok. Yeter ki bakmayı bırakma.”

Bir akşamüstü, eski bir sandalyeye oturup pencereye daldım. Evde sayfaları birbirine yapışmış bir kitap buldum; çocukluğum aralarında kalmış. “Nasıl onarırım?” diye düşündüm. Yapıştırıcı sürdükçe cümleler daralıyor, nefes alamıyordu. Sonra bırakmayı öğrendim: Bazı sayfalar yırtık kalsın; boşluk da hikâyenin hakkıdır. Yeni sayfaya “merhaba” demek için bazen eski sayfayı kapatmak gerekir.

Bir rüya hatırladım: Bisiklet sürüyorum; pedallar dönüyor ama güvenmiyorum. “Ya yolda kalırsam?” Korku, dengeden daha ağır geliyordu. Sonra şunu fark ettim: Pedallar da ben de aynı yerdeyiz; bozuk olan, başkasının uzaktan kumandası. Elimi gidona koyduğumda yol akmaya başladı.
Demek ki gökyüzü cebimdeymiş; ben bilmiyormuşum.

“Peki şimdi ne istiyorsun?” diye sordum kendime.
“Var olmak,” dedim. “Fark yaratmak.”
“Nasıl?”
“Her günün ufkunu aynı renge boyayarak değil; gerekirse yağmura izin vererek. Ama her seferinde barışın bir tonunu seçerek.”

Sokaktan geçen çocuklara baktım. Birinin elinde kâğıttan uçak vardı; fırlattı, uçak düşmedi—döndü, yeniden yükseldi. O an şunu anladım: Hepimizin cebinde aynı gökyüzünden bir parça var. Kimse kimseninkini engellemiyor; biz yalnızca kendi cebimizi unutuyoruz.

Bakkalın kapısından son kez geçerken, tezgâhın üstünde cam kavanozlara dizili şekerler arasında küçük bir kart gördüm:
“Hayat, çocuklara hediye paketidir. Açmak senin, renklendirmek senin.”

Kartı almadım; yerine bir cümle bıraktım:
“Gökyüzü, parası olmayanın da hakkıdır.”

Eve dönerken, cebimdeki yıldızları tek tek yokladım. Bazısı söndü, bazısı parladı. Hepsini aynı renge boyamadım; çünkü gökyüzü tek renkle olmaz. Bir tarafına yağmur bıraktım, öbür tarafına güneş. Tam ortasına ise barışın en sakin çizgisini. Biliyorum: Yarın yine unutacağım, sonra yine hatırlayacağım.
Ama artık biliyorum: Gökyüzü cebimde, boya elimde.
Satın almam gerekmiyor—sadece bakmam, seçmem ve çalışmam gerekiyor.

Dün, Bugün, Yarın: Aynı Masanın Üç Sandalyesi

Köşedeki küçük kahvede üç sandalye vardı; üstlerinde karalanmış isimler: Dün, Bugün, Yarın. Masaya oturdular, benden hiçbir şey istemediler. Ne hesap, ne kanıt, ne açıklama… Sadece şunu fısıldadılar: “Bizi yaşa.”

Dün’ün elinde küçük bir bavul vardı; fermuarı aralık. İçinden sesler dökülüyordu: “Keşke”, “iyi ki”, “ah o gün”… Yarın, koltuğunun altına beyaz zarflar sıkıştırmış; henüz açılmamış, üstleri boş. Bugün’se elini masaya koydu; bileğinde saat yoktu. Gülümsedi: “Şimdi” dedi, “yeter.”

Hayat, garson gibi yanımıza geldi: “Kendinizi bana bırakın” der gibi bakıyordu. “Vaktinizi getirin, ben pişiririm. Yeter ki beni yaşayın.” O an anladım: Yaşamak, ödülleri tek tabağa doldurup saymak değil; dün, bugün, yarın aynı masaya oturmuşken, kime ne kadar pay vereceğine karar etmektir. İnsan nerede hissediyorsa oradadır; hissettiği anlarda vardır.

“Dün ne yaptın?” diye sorduğumda Bugün omzuma dokundu: “Bu soru, eğer şimdi’yi sakatlıyorsa, bırak.” Dün’ün gözleri doldu ama susmadı: “Benim işim bittiğinde, valizi kapatıp kenara çekilirim.” Yarın ise başını eğdi: “Bana her şeyi yükleme; umut taşırım, garanti değil.”

Hayat bir süre sonra masadan uzaklaştı. Arkasından baktım; huysuz değil, nazlı da değildi. Sadece şunu bekliyordu: Memnuniyet. “Benden soğursan,” der gibiydi, “sana aradığın sıcaklığı veremem. Beni güzel hatırlarsan, ben de sana güzel saatler veririm.” Belki dünyanın da gönlü vardı; belki o da övülmek isterdi. Bazen yağmurla gelirdi, bazen güneşle—ama her defasında görmek istediğimiz gözle bakmamızı isterdi.

Günlerime kınalı kıyafetler giydirdiğim zamanları düşündüm: Şikâyetler, sitemler, “bugün bana eziyet etti” diyen iç ses… Oysa o ses, “Beni güzelleştir” diyen hayatın üstüne perde çekiyordu. Günleri neşeyle boyamak gerektiğini ilk kez o masada duydum kendi içimden. Çünkü her saat, bir fırsat olarak geliyordu—görüp geçip gitmesin diye.

Dün’le Yarın bir ara tartışır gibi oldu. Aralarında bağ kurmaya çalıştım; Bugün araya girdi: “Aramızda doğrudan bir hat yok. Bizi bağlayan sensin.” Haklıydı. Bağı kuran da koparan da bendim. Duygu bağlantısını, renk paletini, ritmi… Hepsi elimdeydi. Yarın’ın zarfına umut koymak da dünden taşan gölgeyi şimdi’ye sürmemek de.

Masaya eğilip üçüne de sırayla konuştum:
Dün’e, “Kıymetlisin; ama dikkat et, ağırlaşırsan Bugün’ü ezeriz,” dedim.
Yarın’a, “Güzelsin; ama fazla parlarsan Bugün ürker,” dedim.
Bugün’e ise yalnızca “Teşekkür ederim” diyebildim. Çünkü her şeyin kapısı oydu.

Bir an için hayatın yüzüne takılan gölgeyi gördüm; sanki çekinerek konuşuyordu: “Beni değiştirmekten korkuyorsun. Eleştireceksin diye ürküyorum, ama yine de seninim.” Gülümsedim. “Arada sana kızarım,” dedim, “ama emin ol, sana küsmem.” Dünya da küsmüyordu zaten; her sabah başka bir ışıkla açılıyor, akşam başka bir şarkıyla kapanıyordu. Bizden istediği, bu değişimi küçük düşürmeden, bir beste gibi yaşamaktı.

“Bana bir mektup yazsan,” dedi Hayat, “ne yazardın?”
Durdum, düşündüm. “Şunu yazardım: Kıymetlisin. Bazen yoruyorsun, ama yine de kıymetlisin. Ben seni güzelleştirmeye çalışacağım; sen de bana arada bir penceremi aç.”

Dün bavulunu kapattı. Yarın zarflarından birini bana uzattı; üstüne “Boşluk” yazdım. Çünkü bazen en büyük yenilik, yeni bir şey yapmak değil, hiçlikte bir nefes almaktı. Bugün kahveleri tazeledi; fincanın üzerinde buhar dans etti.

Masanın kenarına küçük bir not düştüm—kendime, günlerime, hayata:
“Memnuniyet, takvimde değil; tavırda başlar.”
“Dün, bugün, yarın—hepsi aynı renk olmak zorunda değil. Ama her biri benim seçtiğim bir renkle anılabilir.”

Kalkmadan önce üçüne bir ritüel önerdim:

  • Dün’e: “Senden her akşam yalnız bir cümle alacağım: Bugün ne öğrettim? fazlasını yarına taşımayacağım.”
  • Yarın’a: “Senden her sabah yalnız bir niyet isteyeceğim: Bugün neyi deneyeceğim? geri kalanını serbest bırakacağım.”
  • Bugün’e: “Sana günde üç teşekkür: uyanışa, bir an’a, bir dosta.”

Çıkarken gökyüzü kızıllığa döndü. Dünya kapı eşiğinden seslendi: “Benden şikâyetçi olma; beni iyi değerlendir. Ben sana duygular verdim—onları birbirinize değil, benim üstüme sürün; bana yakışsın.” Başımı salladım. “Tamam,” dedim, “renkler bende. Seni çocuk gibi kıyaslamayacağım; seni çocuk gibi seveceğim.”

Sokağa çıktığımda fark ettim: Dün, arkamdan kötü konuşmuyordu; Yarın, benden mucize beklemiyordu; Bugün, elimden tutuyordu. Yaşamak, meğer günleri tek tek savunmak değil, hepsini bir arada onurlandırmakmış. Hem iyiye hem kötüye kucak açıp “memnunum” demekmiş—boyayı hayatla paylaşmak, resmi birlikte tamamlamakmış.

Eve dönerken cebime üç küçük taş koydum: biri Dün’den, biri Bugün’den, biri Yarın’dan. Her sabah hangisini elimde daha uzun tutarsam günüm ona benzesin diye değil; hangisini seversem onu boyayayım diye. Çünkü günler bana borçlu değil; ben günlere borcumu, yaşayarak ödeyebilirim.

Ve masaya son cümleyi bıraktım:
“Dün hatıra, yarın ihtimal, bugün imkândır. Üçü de bende; renkler de.

Ruhunun Tozlu Raflarını Silmek

Bir çocuk gördüm: Elinde mercek, hayal kırıklıklarını ölçüyordu.
Rakamlar yoktu; yalnızca büyüyen, küçülen çizgiler… Sonra kendi kendime sordum: “Ben de mi böyleyim? Yetişkinliğin içinde zorlandığım için mi bazı şeylerden kaçıyorum; yoksa olması gereken yerde değil miyim?” Hayallerimi en üst rafa koymuşken bir gün en alta indirdiğimi fark ettim. Gerek var mıydı, bilmiyorum. Tam o sırada bir gökkuşağı çıktı; nelerin mümkün olduğunu, nelerin yaşanıp sessizce çekip gidebileceğini gösterdi. “Bu ben miyim, yoksa benden saklanan duygular mı?” dedim.

Çekmeceden küçük bir sayfa buldum: Yıllar önce sevdiklerimin telefon numaralarını yazmışım. Elime alınca düşündüm: “Kendimi bulmak için mi aramak istiyorum, yoksa başka açıkların yerini mi kapatmak?” Üç gün geçti, beş gün geçti; yine de karar vermek kolay olmadı. Çünkü hayatta “yetmeyen” çok şey var: yetmeyen sahneler, yetmeyen sözler, yetmeyen insanlar… Asıl mesele, ben yetiyorum da, yanlış yerlerde mi yetmeye çalışıyorum?

Şunu anladım: Zamanımı verimli insanlarla geçirdiğimde “ben” olabiliyorum; gereğinden fazlasını dağıttığımda ise kendimden eksiliyorum. Duygu bir sermaye; yanlış yere yatırınca toza dönüşüyor. İçimizde, başkaları için harcadığımız “tozlar” var: ertelemeler, kırıntı sohbetler, yüzeysel teselliler… Toz sanıyoruz ama hepsi zamandan aşınmış parçalar. Çok verdikçe bir misafirliğe dönüşüyoruz; oysa bu dünyada misafirliğe gelmiş olsak da, kendimizi ev sahibi kadar ciddiye almak zorundayız.

Bazen çıkarılması gereken insanlar var. Kırılacaklar mı? Kırılsın.
Ne olur ki—zamanımızı zaten kırmadılar mı? Önce tatlı tatlı, sonra ağır ağır… En sonunda biz bile gülüp geçiyoruz: “Güzeldi,” diyoruz, “ama ben bu ‘güzeli’ hayatım sanmak istemiyorum.” İyi olanın altını eşeleyip kusur aramayı bıraktığımda, iyinin iyi olduğu ortaya çıkıyor. Neşe, açıklama istemiyor; yaşanmak istiyor.

“Önce kendime vereceğim,” dedim. Başkası olmak için değil, ben olmak için ağırlayacağım insanları. Saatlere bakıp “Herkesin sabahı oldu,” demek yerine, “Benim içimde ne doğdu?”yu soracağım. Yalnızlığıma teşekkür etmeyi öğrendim: Beni her yolculukta taşıdığı için, suskunluğumu yargılamadığı için. Her buluşma bir zorunluluk değil; yalnızlık da bir arkadaş olabilir.

Şimdi gökkuşağının altına çıkıyorum, çocuk.
Biliyorum, orayı kendi renklerinle boyayacaksın. Kırık oyuncakların olacak; onaracaksın. Bazı sayfaları kapatacaksın; yeni deftere “merhaba” diyeceksin. Cebindeki küçük sayfayı, yıllar önce yazdığın numaraları sakla—ama kendini aramayı unutma. Telefon çalarsa önce içindeki ses açsın: “Buradayım.”

Rafları bir bir siliyorum:

  • “Yetmeyen”e harcadığım tozu üflüyorum,
  • “Yeter”e yer açıyorum,
  • “Ben”e bir raf ayırıyorum.

Ve kendime son kez fısıldıyorum:
Pişmanlık kalmasın geride.
Mutlu zamanlara dek, tebessümle—
Raflar temiz, renkler sende.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir