
Kahve Lekeli Son Bölüm
Yazar Beril Erten’in son kitabı.
KİTAP HAKKINDA
Kahve Lekeli Son Bölüm
Hayatım boyunca istediğim en mütevazı şeylerden biri belki de bir Türk kahvesiydi.
“Bir Türk kahvesi isteyebilir miyim?”
Ne kadar sıradan bir cümle…
Ama nedense insanın ağzından çıktığında içinde küçük bir gurur taşır. Çünkü insan bazen dünyadan çok büyük şeyler istemez. Bir saray istemez, alkış istemez, herkes tarafından anlaşılmayı bile istemez. Bazen yalnızca bir Türk kahvesi ister.
Ve o kahveyi beklerken kendisini iyi hisseder.
Belki de hayatın bize öğretemediği en önemli şey budur: Mutluluk her zaman büyük bir olayın arkasından gelmez.
Bazen sabah olur.
“Ne güzel, sabah oldu.” dersin.
Akşam olur.
“Ne güzel, akşam oldu.” dersin.
İkindi vakti gelir. Güneş biraz yavaşlar. Bir kuş geçer. Bir şarkı çalar. Bir sakız alırsın. Bir fincan kahve içersin.
Ve hayat, bütün görkemiyle hiçbir şey olmamış gibi devam eder.
Sonra bir gün elindeki Türk kahvesini kitabının üzerine dökersin.
İşte benim kitabımın son bölümü de böyle oldu.
Kahve döküldü.
Sayfa lekelendi.
Birileri hemen telaşlandı:
“Nasıl çıkaracağız?”
“Kitap mahvoldu!”
“Bu leke nasıl temizlenecek?”
Herkes kitabın başına toplandı.
Oysa kahve hâlâ sıcaktı.
Fincanın içinde biraz daha kahve vardı.
Ve kahveyi içmek isteyen kişi, kitabın üzerindeki lekeye bakarken kahvesinin soğuduğunu fark etmedi.
Ne garip…
Kahvenin kendisini unutup kahvenin döküldüğü yere üzüldü.
Bütün gün o lekeyi düşündü.
Kitabın sayfasını nasıl temizleyeceğini düşündü.
Keşke dökülmeseydi, dedi.
Keşke böyle olmasaydı.
Keşke…
Akşam oldu.
Hava karardı.
Ve insan bazen yalnızca hava kararınca bazı şeyleri anlayabiliyor.
Kitaba baktı.
Leke hâlâ oradaydı.
Ama kitap duruyordu.
Sayfa duruyordu.
Hayat duruyordu.
Üstelik kahvenin kokusu hâlâ odadaydı.
Bir fincan daha koydu önüne.
İlk yudumu aldı.
Ve o anda düşündü:
“Ben bugün neye bu kadar üzüldüm?”
Bir kahve dökülmüştü.
Hepsi buydu.
Bir kahve.
Bir sayfa.
Bir leke.
Biraz telaş.
Biraz üzüntü.
Sonra hayat yine devam etmişti.
Belki leke tamamen çıkacaktı.
Belki biraz izi kalacaktı.
Ama bunun gerçekten önemi var mıydı?
Çünkü bazı lekeler çıkar.
Bazıları iz bırakır.
Bazıları ise kitabın hikâyesine dönüşür.
Tıpkı hayat gibi.
Biz hayatımız boyunca kitabın tertemiz kalmasına uğraşıyoruz. Sayfalar kırışmasın, cümleler yanlış olmasın, hiçbir şey planımızın dışına çıkmasın istiyoruz.
Sonra küçücük bir kahve dökülüyor.
Ve bütün düzenimiz bozuluyor.
Oysa belki de hayatın kendisi tam olarak budur.
Biraz kahve.
Biraz leke.
Biraz pişmanlık.
Biraz kahkaha.
Biraz sabah.
Biraz akşam.
Ve bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir yer.
Başucumuz.
Koltuğumuz.
Sessizliğimiz.
Bir fincan Türk kahvemiz.
Belki de hayatımız boyunca kendimizi bulduğumuz en iyi yer, başkasının bize gösterdiği bir yer değil; kendi varlığımızın içinde kurduğumuz o küçücük yerdir.
Orada kimseye bir şey ispatlamak zorunda değiliz.
Orada başarılı olmak zorunda değiliz.
Orada gençliğimizi savunmak zorunda değiliz.
Geçmişte yaptığımız hataları düzeltmek zorunda da değiliz.
Sadece otururuz.
Kahvemizi içeriz.
Ve ilk defa hayatın bize sorduğu soruya cevap vermeden de yaşayabileceğimizi anlarız.
Çünkü hayat bir fizik sorusu değildir.
Her şeyin kesin bir sonucu olmak zorunda değildir.
Bazen iki kere iki dört eder.
Bazen etmez.
Bazen kitap temiz kalır.
Bazen üzerine kahve dökülür.
Bazen istediğimiz insan gelir.
Bazen gelmez.
Bazen sabah olur ve mutlu oluruz.
Bazen akşam olur ve yine mutlu oluruz.
Bazen hiçbir şey olmaz.
Ve yine de mutlu olabiliriz.
Belki mutluluğun en büyük sırrı budur:
Bir şeylerin olması gerekmiyorsa, hayatı beklemek zorunda da değiliz.
Bir Türk kahvesi isteyebilir miyim?
Bu cümleyi seviyorum.
Çünkü içinde büyük bir iddia yok.
Dünyayı değiştirmiyor.
Kimseyi kurtarmıyor.
Tarihe geçmiyor.
Sadece insanın kendisine küçük bir iyilik yapmasını söylüyor.
Bir kahve istiyor.
Ve belki de insanın kendisine verebileceği en büyük armağanlardan biri budur:
Kendisini mutlu etmek için büyük bir sebep aramamak.
Bir Türk kahvesinin tadını alabiliyorsak…
Sabah olduğunu fark edebiliyorsak…
Akşamın gelişine sevinebiliyorsak…
Bir filmi izlerken birkaç saatliğine dünyayı unutabiliyorsak…
Bir şarkı bizi geçmişe götürebiliyorsa…
Bir sakız bile yüzümüzde küçük bir tebessüm bırakabiliyorsa…
Demek ki hâlâ yaşıyoruz.
Hem de gerçekten yaşıyoruz.
Çünkü hayatın değeri, başımıza gelenlerin büyüklüğüyle ölçülmüyor.
Bazen küçücük bir keyfi fark edebilmek, insanın hayata verdiği en büyük cevaptır.
Şimdi kitabın son sayfasına bakıyorum.
Üzerinde kahve lekesi var.
Ve artık onu çıkarmaya çalışmıyorum.
Çünkü bu leke kitabı bozmadı.
Sadece kitabın gerçekten yaşanmış olduğunu gösterdi.
Belki bu yüzden son bölümün adı da başka bir şey olamazdı.
Kahve Lekeli Son Bölüm.
Çünkü hayatın son sayfasına geldiğimizde elimizde kusursuz bir kitap olmayacak.
Bazı sayfalarımız buruşturulmuş olacak.
Bazılarında gözyaşı izi bulunacak.
Bazılarında kahve lekesi.
Bazılarında yarım kalmış cümleler.
Ama eğer bütün bunların arasında bir gün oturup kendi kahvemizi içebiliyorsak…
Ve o kahvenin tadını gerçekten alabiliyorsak…
Sanırım hayattan istediğimiz şeyi sonunda anlamışız demektir.
Bir kahve.
Bir sayfa.
Bir hayat.
Ve hepsinin içinde bize ait küçücük bir mutluluk.
Gerisi…
Temizlenir.
Ya da temizlenmez.
Varsın biraz leke kalsın.
Bazı hikâyeler temiz sayfalarda değil,
kahve lekelerinde güzelleşir.

