Kitaplarım

ZİHNİN KİRLİ YAKASI

Kirli yakalı bir kız çocuğu gördüm zihnimde.
Sanki içimde bir perde açıldı. Kendime sordum:
Ben yeniden var olmaya çalışan biri miyim, yoksa herkes biraz da yeniden doğmaya mı çalışıyor?

O kız çocuğu yalnızca yakası kirli bir çocuk değildi. Daha çok, kirletilmiş bir hayatın içinde kendine yer bulmaya çalışan biriydi. Kendi yerinde hep başkalarının başarıları konuşulmuş, başkalarının iyilikleri övülmüş, başkalarının hikâyeleri büyütülmüştü. O ise kendi içinde birikenleri dışarı vurmak istemişti.

Belki de hepimiz biraz böyleyiz. Hayat boyunca bir şeyler başarmak isterken yalnızlığımızı bile gururla taşırız. Bir gün dönüp, “Bu benim hikâyemdi, bu benim başarım,” diyebilmek isteriz. Çünkü insan bazen sadece var olduğunu kanıtlamak ister.

Zihnin kirli yakası dediğim şey aslında tek bir hikâye değil. İçimizde biriken, söylenmiş sözlerin, duyulmuş kırgınlıkların, unutulmamış bakışların izidir. İnsan bazen bir ses olmak ister. Birinin içinde yankılanan bir cümle, bir yazı, bir anlam olmak ister. Ama her şey geçip gider. Asıl mesele geçip gitmesi değil, bazen aynı şeylerin içimizde yeniden yaşanmasıdır.

Zihnin kirli yakası, hayatın bize bıraktığı yalnızlık kıyafetidir. Çünkü hayat her zaman doğruyu öğretmez. Bazen yanlışı öğretir, yanlışı yaşatır, sonra da insanı o yanlışların içinde kendini temizlemeye zorlar.

Bir kız çocuğu varmış. İçindeki yaka hep kirlenirmiş. Temizlemek istermiş ama hangi sözden, hangi bakıştan, hangi kırılmış yerinden başlayacağını bilemezmiş. Aslında onun hiçbir suçu yokmuş. Ama başkalarının söylediklerine göre hayatında birçok yanlış varmış. O yanlışları düzeltmek için de elinde pek bir seçenek yokmuş.

Kirli olan yalnızca zihnimiz değildir aslında. Bazen anılar kirlenir, bazen çocukluk, bazen güven, bazen de insanın kendine bakışı. Zihnin kirli yakası, bilincimizin her gün biraz daha ağırlaştığını gösterir. Peki insan kendi zihnini nasıl temizler? Bunu kim başarabilir?

Bazen bilmiyorum. Ama şunu hissediyorum: Zihnin kirli yakası hep gözümüzün önünde duracak. Bazen ona inanamayacağız, bazen solup gittiğini sanacağız. Yine de içimizde kirlenmeyen bir yer kalacak. Belki ruhumuz, belki çocukluğumuzun en saf köşesi.

Çünkü insanın en büyük özlemi gerçek olabilmektir. Başkalarının sözlerinden, yargılarından, izlerinden kurtulup kendi içindeki temiz yere varabilmektir.

Zihnin kirli yakası, duymak istediklerimiz değil; susturuldukça içimizde büyüyen şeylerdir.
Ve belki de insan, en çok o yakayı temizlemeye çalışırken kendini bulur.

ZİHNİN KİRLİ YAKASI

Kirli yakalı bir kız çocuğu gördüm zihnimde.
Sanki içimde bir perde açıldı. Kendime sordum:
Ben yeniden var olmaya çalışan biri miyim, yoksa herkes biraz da yeniden doğmaya mı çalışıyor?

O kız çocuğu yalnızca yakası kirli bir çocuk değildi. Daha çok, kirletilmiş bir hayatın içinde kendine yer bulmaya çalışan biriydi. Kendi yerinde hep başkalarının başarıları konuşulmuş, başkalarının iyilikleri övülmüş, başkalarının hikâyeleri büyütülmüştü. O ise kendi içinde birikenleri dışarı vurmak istemişti.

Belki de hepimiz biraz böyleyiz. Hayat boyunca bir şeyler başarmak isterken yalnızlığımızı bile gururla taşırız. Bir gün dönüp, “Bu benim hikâyemdi, bu benim başarım,” diyebilmek isteriz. Çünkü insan bazen sadece var olduğunu kanıtlamak ister.

Zihnin kirli yakası dediğim şey aslında tek bir hikâye değil. İçimizde biriken, söylenmiş sözlerin, duyulmuş kırgınlıkların, unutulmamış bakışların izidir. İnsan bazen bir ses olmak ister. Birinin içinde yankılanan bir cümle, bir yazı, bir anlam olmak ister. Ama her şey geçip gider. Asıl mesele geçip gitmesi değil, bazen aynı şeylerin içimizde yeniden yaşanmasıdır.

Zihnin kirli yakası, hayatın bize bıraktığı yalnızlık kıyafetidir. Çünkü hayat her zaman doğruyu öğretmez. Bazen yanlışı öğretir, yanlışı yaşatır, sonra da insanı o yanlışların içinde kendini temizlemeye zorlar.

Bir kız çocuğu varmış. İçindeki yaka hep kirlenirmiş. Temizlemek istermiş ama hangi sözden, hangi bakıştan, hangi kırılmış yerinden başlayacağını bilemezmiş. Aslında onun hiçbir suçu yokmuş. Ama başkalarının söylediklerine göre hayatında birçok yanlış varmış. O yanlışları düzeltmek için de elinde pek bir seçenek yokmuş.

Kirli olan yalnızca zihnimiz değildir aslında. Bazen anılar kirlenir, bazen çocukluk, bazen güven, bazen de insanın kendine bakışı. Zihnin kirli yakası, bilincimizin her gün biraz daha ağırlaştığını gösterir. Peki insan kendi zihnini nasıl temizler? Bunu kim başarabilir?

Bazen bilmiyorum. Ama şunu hissediyorum: Zihnin kirli yakası hep gözümüzün önünde duracak. Bazen ona inanamayacağız, bazen solup gittiğini sanacağız. Yine de içimizde kirlenmeyen bir yer kalacak. Belki ruhumuz, belki çocukluğumuzun en saf köşesi.

Çünkü insanın en büyük özlemi gerçek olabilmektir. Başkalarının sözlerinden, yargılarından, izlerinden kurtulup kendi içindeki temiz yere varabilmektir.

Zihnin kirli yakası, duymak istediklerimiz değil; susturuldukça içimizde büyüyen şeylerdir.
Ve belki de insan, en çok o yakayı temizlemeye çalışırken kendini bulur.

ÇOCUKLUK BORCU

Çocukluk bir borç gibidir aslında. İnsan büyüdükçe bir şeyler ödemeye çalışır; kırgınlıklarını, eksiklerini, içinde yarım kalan o eski günleri… Herkes bir yerlere ait olmak, birilerini örnek alarak yaşamak ister. Belki de hayatın en büyük alışkanlığı budur: başka hayatlara bakıp kendi yolunu aramak. Ama mesele sadece bir şeylerden kopmak değildir. İnsan bazen kaybettiklerini değil, hiç sahip olamadığı şeyleri kazanmak ister.

Hayat ne olursa olsun dönüp dolaşıp çocukluğu hatırlatır insana. Çünkü çocuklukta kötülük bile tam kötülük değildir. O zamanlarda her şey tuhaf bir masumiyet taşır. Bir çocuk elindeki misketi arkadaşına verir, büyükler gibi hesap yapmaz. Hatta biri “sonra öderim” der ve günlerce ödemez ama çocuk yine de oyuna devam eder. Çünkü çocuklukta borç bile oyunun bir parçasıdır.

Belki de bu yüzden çocuk olmak yenilmek değildir. Her şeyi kazanmak da değildir. Çocukluk, dünyanın en saf yerinde durmaktır sadece. Her şey gelip geçerken bile inanmak istemektir. “Bu benim borcum olamaz” diye düşünecek kadar temiz kalabilmektir.

Bir kız çocuğu vardı mesela. Bayramlarda oynar, sonra ansızın kapıyı tıklatıp gülerek “Misket nerede?” diye sorardı. Bazen etrafına uzun uzun bakar, dünyayı anlamaya çalışırdı. En kısa soruları bile insanın kalbine dokunurdu. “Küstüm” dese bile büyükler gibi öfkeyle taşımazdı bunu; birkaç dakika sonra yeniden konuşur, yeniden gülerdi.

Çocuk olmak belki de tam olarak buydu. Kin tutmadan yaşayabilmek. Oyunu her şeye rağmen sürdürebilmek.

Bir çocuk daha vardı. Her bayram oyunları en iyi o bilirdi. Hep şöyle derdi:

“Bu oyunlar bize yeniden başlamayı öğretiyor.”

Belki de gerçekten öyledir. İnsan büyüdükçe birçok şeyi unutur ama çocukluk hep aynı yerde kalır. Dünyayı baştan okumak isteyen küçük bir ses gibi… Her şeyi yeniden bilmek isteyen masum bir taraf gibi… Ve belki de hayatın en doğru hali, tam orada saklıdır.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir