Kitaplarım

Anlamın Parmak İzleri

Anlamın Parmak İzleri

Arabadan dışarı bakan bir çocuktum. Camın buğusuna yağmur damlaları çiziyor, içimde biriken kelimeleri cümlelere dayandırmaya çalışıyordum. “Hayatı daha iyi anlamak için ne yapmalıyım?” diye sordum kendime. Cevabı ne içimde bulabildim ne de cama çizdiğim damlalarda. Hayat bu kadar karmakarışıkken sorularım küflenmeye, parmak izlerim gibi çürümeye başladı. Düşünemedikçe bir başkasına sormaya yöneldim; her sorduğumda da kendime ait bir yerimin olup olmayacağını daha çok merak ettim.

Uzun süre “iyi” olmaya çalıştım. Kendimi ispat etmeye, başkalarının güzel bulacağı hayatı kurmaya uğraştım. Meğer “anlamın çürümüş parmak izleri” ile tanışmadan önce gördüklerim yalnızca yüzeymiş. O izlerle karşılaşınca derinlik sandığım şeyin bile ne kadar sığ olabildiğini anladım. Yine de o izlerden bir şey çıkarabileceğime inandım: Basit bir düşünceye yaslansam yetecekti. Olmadı. Benden hep daha fazlası istendi; daha çok düşünmem, daha çok araştırmam, daha çok “doğru”ya benzemem…

“Ben çocuğum,” dedim. Arabaya çizdiğim şeklin neye benzediğini çözmeye çalıştım. Basitti aslında ama bana karmaşık görünüyordu. Sayılar, renkler, anlamlar… Hepsi üstüme geldi. Ben sadece yağmur yağarsa izler silinir mi, renkler kaybolur mu diye düşünmek istiyordum. Gelecekte bunlar bana basit gelse bile, o günkü halimi gülümseyerek hatırlamak istiyordum. Her şeyi aynı anda anlamak zorunda değildim. Çocuk olmak eğlenceye de, yanılmaya da yer açmaktı.

Yine de hep sordum, hep araştırdım. “Geriye bana ne kaldı?” diye düşündüğümde, cevabın “hiçbir şey” olmasından korktum. Sonra bir gün, arabaya yeniden bir şeyler çizerken şunu fark ettim: Bana faydalı olanı ben kurduğumda, hayalim benden kaçmıyor. Kaçarsam kendimden kaçıyorum. Başkalarının hayal ettiği bir çocuk, kendi adından çıkar; hep başkası olmanın peşine düşer. Onay figürü oldukça, meslek bile başkasının ağzındaki kelimeye döner. O zaman da “Bana anlattığınız gibi değilmiş,” diye hayal kırıklığına uğrar.

Önce kendime sordum: “Burada onay mı arıyorum, yoksa gerçekte bir şey istiyor muyum?” İstediğimi bilirsem yolu çizeceğim; her figüre dönmek istersem hep başkası kalacağım. Bundan kaçmak yerine, bunun farkına varmak gerekiyordu: Kendi hayatımızın izlerini taşıyabiliriz; başka hayatların kabuğunda yaşamayı değil.

Bir çocuk ne istediğini bilir aslında. Onay beklemeden hayalini kurar: önce çizer, sonra boyar. “Ne istiyorum?” diye sorar, cevap için bir sayfa çevirmez; kendine döner. Yok olmak pahasına değil, var olmak niyetiyle… Arabanın camındaki çizimime yeniden baktım. “Ne çizmiştim? Ne hayal etmiştim? Ne başardım?” Leke temizlenirse hayallerim de silinir mi diye ürktüm. Belki de silmek değil, üzerine ekleyerek yeniden inşa etmek gerekir; zaman geri dönmez, ama bakıp hayal etmek için vardır.

Gerçekleri çocuğa birden yüklemek, zihninde telaş büyütür. Oyuncak bebek çay içmez — ama bunu hemen söylemek yerine denemesine izin verin. Olmuyorsa kendi vazgeçsin. Arabaya çizsin; çıkmıyorsa “Bir daha çıkmaz” demeyin. Denediğini görsün, gücünü tartışın; o leke gibi güçlü hayaller kurarken peşinden nasıl gideceğini kendi anlasın. Sürekli birileri anlatırsa, çocuk kendine dönemez; hep başkasını taşır.

Kendinizi “uzak gözlüğü” takmış gibi hayal edin. Yakındaki ayrıntıları görmek için “yakın gözlüğü” gerekir; fakat eliniz hep uzağa zorlanıyorsa, yakını kaçırırsınız. Çocuğa hayatın en yakın nesnelerini tatlı bir uyarıyla gösterin; düştüğünde “Kendim düştüm, kendim kalktım” diyebilsin. Küçük hatalar yapmadan öğrenmek olmaz.

Bazen özgürlük, sıkı bir kıyafetin düğmelerini çözmektir. “Şimdi olmaz, sonra” denildikçe bunaltı büyür. Bir an gelir, o düğmeleri açmanız gerekir: cümleleriniz hava alır, hayal ettiğiniz şekilleri çizme cesareti doğar. Yanlış çizebilir, sizi çizmeyebilir; fark etmez. Kendi hayalindeki kişiye yaklaşsın; bir gün bakıp gülerek, “O kadar basit düşünmüşüm,” diyebilsin. Yeter ki izin verin.

İncir henüz olmamışsa ekşidir. “Hadi olgunlaş,” demekle olmaz; kendi zamanını bekler. Bir ağaç da öyle: Dallarını kesip “hızla büyü” diyemezsiniz. Zamanı gelince büyür. Çocuğa da erken olgunluk dayatılırsa parmaklıklar arkasında kalır: söyleneni uygular, ama niye yaptığını bilemez.

Bir gün aynaya baktım; ayna kırıktı. İçimdeki çocukla yüzleşemedim. Bana hayatı erken anlattılar; erken öğrendim; bilmediğim şeyleri biliyormuşum gibi tanıtıldım. Hassas oldular, cümlelerime fazla özen gösterdiler; o yüzden kırılganlaştım. Oysa hayatı rengârenk hayal etmek istiyordum. Aynaya bir daha baktım: gördüğüm, görmek istediğim değildi. Hayal kırıklığı dedikleri buydu.

Arabaya döndüm. Parmak izim hâlâ oradaydı. Uzun saçlı parmak izlerim… Demek ki oraya bir şeyler çizmek istemişim. Gurur duydum. Hayallerimin yalnızca “o an” için olmadığını, film gibi kısa görünen hayatın devamını yine benim yazacağımı anladım. Leke çıkmadı; demek ki o gülüşleri kalbime işlemişim. Çıkmasını da istemedim. En iyi şey, bildiklerim değil, öğrenmek istediklerimdi. O iz, kendi rolümü başkalarına bırakmamam gerektiğini hatırlattı.

Bazen sökülen bir kıyafetin yerini arar, dikmeye çalışırsınız. Terzi “Bu dikilmez” der. Belki de sorun kıyafette değil; benim güçlü olmamı beklemek yerine beni “güçlü anlatmak” isteyenlerdedir. Eşyalarımın arasında eski, mavi bir okul kıyafeti buldum. “Bunu ben mi giyerdim?” dedim. Demek ki sayfalar sanıldığı kadar kalın değil; defter bitse de yazı sürüyor. Arabam eskimiş, ama eğlenceli parmak izlerim hâlâ duruyor. “Neden hâlâ yönetiliyorum?” diye sordum kendime. Uzaktan kumandayla yönetilen bir araba gibi hissetmek istemiyorum artık. Kendi benliğimi, kendi gelişimimi kendim korumalıyım. Ayağa kalkıp yürüyecek olan benim çünkü bu yolu ben seçtim.

Dışarıda herkes aynı kıyafeti giyiyor olabilir; ama arabada çizdiğim şekil başkaydı. Ben basit şeylere güler, bir yandan da “Bu ağaç neden susuz?” diye sorardım. Birisi gibi olmak değil, kendim gibi kalmak istedim. Danıştım, yanıldım; ama küçük hatamın nerede başladığını biliyorum: o puslu çizimde. İnsanları değil, duygularımı yönetmem gerektiğini geç de olsa anladım.

Renkler insanlar gibidir: her ton bir güven hâlidir. En anlamsız görünen şeylerden anlam çıkarma hevesim belki de bundan. Çok araştırdım ama bazen “hiç bilmemek” de iyi: nefes aldırır. Yapmak zorunda olduklarımız bile, eğer kendimizi yönetebiliyorsak, başkasının kumandası olmaktan çıkar.

Bugün biliyorum: Kendi yolumu, kendi parmak izlerimle çizeceğim. Onay için değil; var olmak için. Yağmur yağsa da camdaki iz silinmese de… O iz benim. Ve anlam, en çok orada — kendi izimde — canlı.

BALONLA MUCİZE

Balonla Mucize

Bir zamanlar, mucizelerin sadece masal kitaplarında kaldığına inanan küçücük bir çocuk vardı. Kalbi henüz hayata karşı yorgun değilse de, zihni mantığın sınırlarına hapsolmuştu. Bir gün, elinde gökyüzüne aşık renkli bir balonla koşmaya başladı. Koştukça içindeki gürültü dindi, ruhu bir göl kenarı gibi sakinleşti ve dinginleşti.

Tam o sırada, güneşin altında kendi gölgesini fark etti. Gölgesi, sanki ondan bağımsız bir hayat sürer gibi bisikletine binmiş, sessizce pedal çeviriyordu. Çocuk durdu, gölgesine baktı ve fısıldadı:

“Seni gördüm… Bisiklet sürerken rüzgarı nasıl da kucaklıyordun?”

Gölgesi yavaşladı, bisikletinden indi ve merakla sordu: “Gerçekten mi? Önünden geçtiğimi fark ettin mi?” Çocuk, elindeki balonu göstererek devam etti: “Aynı bu balondan sende de var. Gel, beraber hayallerimizi aramaya çıkalım.”

Bisikletin sepetini aldılar. Sepet boştu ama umutla doluydu. Hayal dünyasının uçsuz bucaksız yollarına doğru yola koyuldular. Çocuk bir an duraksadı ve gölgesine dönüp şöyle dedi:

“Biliyor musun, ben gündelik ve sıradan cümleleri pek sevmem. Onlar çok hafif kalıyor. Ben ruhu titreten, felsefesi olan, hatta bazen kalbi ince bir yerden kıran o derin kelimelerin peşindeyim. Çünkü gerçek ancak canımız yandığında uyanır.”

Gölge hak verdi ve çocuğu bir başkasıyla tanıştırdı: Bir Gölge Arkadaş. Onun da elinde aynı parlak balon vardı. Çocuk, bu yeni dostuna baktı ve onu kendi masalına davet etti: “Benim masallarımda yerin hazır, kabul eder misin?”

Gölge Arkadaş, “Seni henüz tanımıyorum,” dedi çekinerek. Çocuk, cevabını kelimelerle değil, elindeki balonu ona uzatarak verdi. O an yerçekimi hükmünü yitirdi; beraberce hayal dünyasının gökyüzüne, bulutların ötesine uçtular. Orada, bembeyaz martılar onlara eşlik ediyordu.

Gökyüzünün maviliğinde süzülürken çocuk şu sözleri fısıldadı dünyaya:

“Bırakalım hayallerimiz şimdilik uyusun; nasıl olsa kışın o dondurucu soğuğuna daha çok var. Elbet bir gün, güneşin en parlak olduğu anda yeniden uyanacaklar.”

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir